top of page

Timshel: Kabil’in Mirası ve Öteki’nin Arzusu

13 saat önce
10 dakikada okunur


East of Eden’da arzu, tekrar ve öznenin yazgısı üzerine

וְאֵלֶיךָ תְּשׁוּקָתוֹ וְאַתָּה תִּמְשָׁל־בּוֹ

Ve’elekha teshuqato, ve’atah timshol-bo.

“Onun arzusu sana yönelmiştir; fakat sen ona hükmedeceksin.”

— Tevrat, Yaratılış (Bereşit/Tekvin), 4:7

İbranice metnin son iki sözcüğünde, timshol-bo ifadesinde, henüz işlenmemiş bir cinayetin, iki kardeş arasındaki rekabetin ve insanın kendi eylemi karşısındaki sorumluluğunun bütün ağırlığı toplanır. Tanrı, Habil’in sunusunu kabul etmiş, Kabil’inkini ise kabul etmemiştir. Kabil öfkelenmiş, yüzü düşmüştür. Bunun üzerine Tanrı ona neden öfkelendiğini sorar ve günahın kapıda çömelmiş beklediğini bildirir. Yaratılış 4:7’nin tamamı, İbranice metnin anlamını gözeten bir çeviriyle şöyle okunabilir:

“İyi davranırsan yüzün yükselmez mi? Ama iyi davranmazsan günah kapıda çömelmiş beklemektedir. Onun arzusu sana yönelmiştir; fakat sen ona hükmedeceksin.”

Bu söz söylendiğinde Habil henüz öldürülmemiştir. Cinayet gerçekleşmemiş, fakat onu önceleyen bir şey çoktan meydana gelmiştir: Öteki, iki kardeşin sunusuna aynı karşılığı vermemiştir. Dolayısıyla Tanrı’nın Kabil’e yönelttiği söz, yalnızca işlenebilecek bir günahın önüne konulmuş ahlaki bir uyarı değildir; bir tercihin ardından ortaya çıkan öfkenin, arzunun ve öznenin kendi eylemiyle kuracağı ilişkinin de düğüm noktasıdır.

Burada iki İbranice sözcük belirleyicidir. İlki, תְּשׁוּקָה (teshuqah): arzu, özlem, güçlü yönelim. İkincisi, תִּמְשָׁל (timshol): מ־ש־ל (m-sh-l) kökünden türeyen, hükmetmek, yönetmek, egemen olmak anlamlarını taşıyan fiilin ikinci tekil eril şahıs biçimi. Timsholün tamamlanmamış fiil görünüşü, bağlama göre gelecek, yükümlülük veya imkân bildiren farklı çevirilere elverişlidir. Ancak sözcüğün kendisi tek başına “yapabilirsin” anlamına gelmez; hükmetme eylemini ifade eder. “Yapabilirsin” yorumu, bu eylemin kipine ilişkin bir yorumdur.

Dikkat çekici olan, teshuqah ile mashal kökünün Yaratılış 3:16’da da birlikte bulunmasıdır. Havva’ya yöneltilen sözde kadının arzusunun kocasına yöneleceği, erkeğin ise ona hükmedeceği belirtilir. Böylece iki farklı sahnede benzer bir dilsel düzen ortaya çıkar: Birine yönelen arzu ve bu arzuyla ilişkili olarak dile getirilen hükmetme. Fakat burada arzunun ne olduğu, kime ait olduğu ve kimin ne üzerinde egemenlik kurmasının istendiği, metnin kendi içinde bile yorum gerektirir.

John Steinbeck’ın East of Eden romanında bu ifade timshel biçiminde yeniden ortaya çıkar. Oysa İbranice metindeki sözcük timshel değil, timsholdür. Steinbeck, romanın karakterlerinden Lee’nin yürüttüğü çeviri tartışması aracılığıyla sözcüğü İngilizce thou mayest, yani “yapabilirsin” olarak yorumlar. Böylece “hükmedeceksin” ile “hükmet” arasında üçüncü bir imkân belirir: “Hükmedebilirsin.”

Bu farklılık yalnızca dilbilgisel değildir. “Hükmedeceksin” bir geleceği bildirirken, “hükmet” bir buyruk yöneltir; “hükmedebilirsin” ise eylemin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini önceden kesinleştirmez. Steinbeck, kutsal metindeki bu kip tartışmasını insanın yazgısına ilişkin bir soruya dönüştürür. Kabil’in eylemi önceden belirlenmiş midir? Bir kez reddedilmiş olmak, bir kez kıskanmış olmak, bir kez öfkelenmiş olmak, sonrasında gerçekleşecek cinayeti zorunlu kılar mı?

Fakat burada daha önemli bir güçlük vardır. Arzu üzerinde hükmetmesi beklenen özne, gerçekten kendi arzusunun efendisi midir?

Bu soru, timsheli ahlaki bir öğütten çıkarıp psikanalizin alanına taşır. Çünkü Freud’un bilinçdışını keşfiyle birlikte özne, kendi eylemlerinin ve arzularının şeffaf sahibi olmaktan çıkar. Lacan’ın Freud’a dönüşünde ise bu bölünme, öznenin gösterenle kurduğu ilişkinin merkezine yerleşir. Özne yalnızca ne istediğini bilmeyen biri değildir; istediği şeyin nedenini de kendisinden önce kurulmuş olan Öteki’nin alanında aramak zorundadır.

Belki de bu nedenle Steinbeck’ın sözcüğünün kendisi, anlattığı hikâyeden ayrı düşünülemez. Timshol, timshele dönüşürken yalnızca başka türlü çevrilmemiştir; yeni bir metnin içinde başka bir işlev kazanmıştır. Bir gösteren kökeninden gelir, fakat anlamı kökeninde son bulmaz. Başka gösterenlere bağlanır, başka soruların etrafında yeniden örgütlenir ve daha önce taşımadığı bir anlamın düğüm noktası hâline gelir.

Bir sözcüğün anlamı kökeni tarafından bütünüyle belirlenmiyorsa, bir öznenin yazgısı da kendisinden önce yazılmış olan tarafından bütünüyle belirlenebilir mi?

East of Eden’ın Kabil’den Charles’a, Charles’tan Cal’a uzanan hikâyesi tam da bu sorunun etrafında açılır.

Netflix’in yeni uyarlamasıyla yeniden gündeme gelen Steinbeck anlatısında Habil ile Kabil hikâyesi, yalnızca iyi ile kötünün iki kardeş üzerinden temsil edildiği ahlaki bir karşıtlık değildir. Burada kardeşlik, Öteki’nin arzusunun yarattığı belirsizliğin sahnesine dönüşür. Tanrı’nın Habil’in sunusunu kabul edip Kabil’inkini kabul etmemesi, iki kardeş arasında önceden var olduğu varsayılan bir farkı görünür kılmaktan çok, bu farkı Öteki’nin verdiği cevap üzerinden kurar. Habil artık yalnızca kardeş değildir; Öteki’nin kabul ettiği, baktığı, tercih ettiği kişidir. Kabil’in öfkesi de bu nedenle yalnızca Habil’e yönelmiş bir kıskançlık olarak açıklanamaz. Kardeşin varlığı, öznenin Öteki’nin arzusunda kendisine ayrılan yeri sorgulamasına neden olur.

Lacan’ın Che vuoi?, “Benden ne istiyorsun?” sorusuyla belirginleştirdiği mesele tam burada ortaya çıkar. Özne, Öteki’nin talebini karşılayabilir; kendisinden isteneni yerine getirebilir, sunusunu hazırlayabilir, fakat bütün bunlar Öteki’nin arzusunun ne olduğuna ilişkin soruyu ortadan kaldırmaz. Talep ile arzu arasındaki açıklık, öznenin kendi konumuna ilişkin belirsizliğini sürdürür. Kabil’in sorusu bu nedenle yalnızca “Tanrı neden Habil’i seçti?” değildir. Daha temel olan, “Habil’de benim sahip olmadığım ne var?” sorusudur. Bu soru ise kaçınılmaz olarak öznenin kendisine döner: Öteki’nin arzusunda ben neyim?

Kardeş rekabetinin yalnızca iki kişi arasındaki bir mücadele olmamasının nedeni budur. Kardeş, Öteki’nin arzusunun yöneldiği yerde durduğu ölçüde rakibe dönüşür. Onun sahip olduğu şey, maddi bir nesne olmaktan önce, Öteki’nin bakışında kazandığı varsayılan değerdir. Lacan’ın imgesel özdeşleşme üzerine geliştirdiği düşünce burada önem kazanır. Benzer olan, öznenin kendisini tanıdığı kadar kendisini tehdit eden de olabilir. Kardeş, öznenin kendisine benzeyen bir başka varlık olarak yalnızca rekabetin değil, benliğin kuruluşundaki yabancılaşmanın da taşıyıcısıdır. Fakat Habil ile Kabil arasındaki çatışmada imgesel rekabetin ötesinde simgesel bir belirlenim bulunur: İki kardeşin konumları, Öteki’nin verdiği farklı cevaplarla birbirinden ayrılır.

Bu nedenle Habil’in ortadan kaldırılması, Kabil’in sorusunu ortadan kaldırmaz. Cinayet kardeşi yok eder, fakat Öteki’nin arzusunun bilmecesini çözmez. Hatta Yaratılış anlatısında cinayetin ardından Tanrı’nın Kabil’e yönelttiği “Kardeşin Habil nerede?” sorusu, özneyi bu kez işlediği eylemin sorumluluğuyla karşı karşıya bırakır. Kabil’in “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” cevabı, kendisine yöneltilen soruyu geri çevirme girişimi olarak okunabilir. Ancak kardeşin yokluğu, onun simgesel düzende bıraktığı yeri ortadan kaldırmamıştır. Öldürülen kardeş, artık yokluğuyla Kabil’in hikâyesine dâhildir.

Freud’un 1920 tarihli Haz İlkesinin Ötesinde metninde geliştirdiği tekrar zorlantısı, Steinbeck’ın kuşaklar boyunca yeniden kurduğu bu sahneyi düşünmek için önemli bir imkân sunar. Freud, öznenin yalnızca haz veren deneyimlere yönelmediğini, kimi zaman acı verici ve başarısızlıkla sonuçlanan yaşantıları da tekrar ettiğini gösterir. Tekrar, geçmişin bilinçli olarak hatırlanmasıyla aynı şey değildir; özne kimi zaman hatırlamadığını eylemde yeniden üretir. Freud’un daha önce aktarım içinde fark ettiği bu olgu, Haz İlkesinin Ötesinde ile birlikte ruhsal yaşamın haz ilkesine indirgenemeyecek bir boyutunu açar.

Steinbeck’ın romanında Charles ile Adam arasındaki çatışmanın Cal ile Aron’da yeniden ortaya çıkması, bu açıdan yalnızca aile içindeki davranışların sonraki kuşaklara aktarılması değildir. Bir kuşakta kurulan tercih edilme, reddedilme ve sevgiye layık olma soruları, sonraki kuşakta farklı koşullar altında yeniden sahnelenir. Fakat burada tekrarın mekanik bir kopyalama olmadığını özellikle vurgulamak gerekir. Cal, Charles’ın aynısı değildir; Aron da Adam’ın tekrarı olarak bütünüyle açıklanamaz. Tekrar eden, kişilerin kendilerinden çok, onların yerleştirildiği ilişkisel konumlar ve bu konumlarda yeniden beliren sorulardır.

Freud’un 1909 tarihli Aile Romanı çalışması da bu noktada önemlidir. Çocuk, ebeveynlerinin kim olduğuna, kendisinin onlara nasıl ait olduğuna ve aile içindeki yerine ilişkin fanteziler kurar. Aile, yalnızca biyolojik bir köken değil, öznenin kendi varlığını anlamlandırmaya çalıştığı bir anlatı alanıdır. Bu nedenle soy meselesi, yalnızca kimden doğduğumuzla ilgili değildir; kimlerin arzusu içinde yer aldığımız, kimlerin beklentisini taşıdığımız ve hangi hikâyenin devamı olarak çağrıldığımızla da ilgilidir.

Lacan’ın XI. Seminer’de Freud’un tekrar kavramını yeniden ele alırken Aristoteles’ten hareketle ayırdığı automaton ve tuché, bu yapıyı daha da derinleştirir. Automaton, gösterenler ağının ısrarını, simgesel düzen içindeki yinelemeyi düşünmemize imkân verirken tuché, Gerçek’le karşılaşmayı, daha doğrusu bu karşılaşmanın ıskalanan ve tam olarak simgeselleştirilemeyen boyutunu işaret eder. Tekrar yalnızca aynı gösterenlerin geri dönmesi değildir; simgesel ağın bütünüyle kuşatamadığı bir şeyin çevresinde dönülmesidir.

East of Eden’da kuşaktan kuşağa aktarılan şeyin yalnızca Kabil’in suçu olmaması da bu nedenle önemlidir. Aktarılan, belki de hiçbir kuşağın kesin olarak yanıtlayamadığı bir sorudur. Babanın sevgisi neden bir çocuğa yönelmiş görünürken diğerinden esirgenmiş gibi yaşanır? Özne kendisine verilmiş yerin neden tam da o yer olduğunu nasıl bilebilir? Bu sorulara verilen yanıtlar değişir, fakat sorunun kendisi başka ilişkilerde yeniden belirir. Böylece tekrar, geçmişin geleceği belirleyen değişmez bir yazgı olmasından çok, öznenin çözülemeyen bir karşılaşmanın çevresinde yeniden konumlanması olarak okunabilir.

Bu noktada Cathy’nin anlatıdaki yeri özel bir önem kazanır. Steinbeck’ın romanında Cathy, kötülükle ilişkilendirilen, ahlaki karşıtlıkların yoğun biçimde üzerine yerleştirildiği bir karakterdir. Ancak Cathy’yi yalnızca kötülüğün kadın biçimi olarak okumak, anlatının kendisinin ürettiği adlandırmayı sorgulamadan kabul etmek anlamına gelir. Onu psikolojik nedenlerle açıklayıp davranışlarını geçmişinin zorunlu sonucu olarak göstermek de aynı ölçüde sorunludur. Psikanalitik açıdan daha verimli olan, Cathy’nin hangi gösterenler aracılığıyla temsil edildiği ve bu gösterenlerin onunla kurulan ilişkilerde nasıl işlediğidir.

Cathy, ardından Kate. Kadın, eş, anne, sevgili, fahişe, kötü kadın. Her adlandırma onu belirli bir konuma yerleştirir, fakat bu adlandırmaların hiçbiri onun varlığını bütünüyle tüketmez. Cathy’nin Kate adını alması, geçmişini ortadan kaldıran bir yeniden doğuş değildir. Bir gösterenin yerini başka bir gösterenin alması, öznenin simgesel düzende yeni bir konum edinmesi anlamına gelebilir; ancak önceki gösterenlerin etkisini silmez.

Burada Yaratılış 3:16 ile 4:7 arasındaki teshuqah ve mashal ilişkisine geri dönmek gerekir. Kadının arzusuyla erkeğin hükmetmesi arasındaki dilsel yakınlık, bir sonraki bölümde günahın Kabil’e yönelen arzusu ve Kabil’in ona hükmetmesi biçiminde yeniden ortaya çıkar. Bu iki pasajın aynı şeyi söylediğini ileri sürmek doğru değildir; fakat arzu ile egemenliğin aynı sözcükler aracılığıyla birbirine bağlanması, kadınlık ve kötülük etrafında kurulan tarihsel anlamlandırmaları sorgulamak için önemli bir kapı açar.

Cathy’nin kötülüğün temsilcisi olarak kurulması da bu bağlamda düşünülebilir. Burada asıl soru, Cathy’nin gerçekten ne kadar kötü olduğu değildir. Bir kadının arzusu, başkalarının anlamlandıramadığı ölçüde neden kötülüğün adı hâline gelebilir? Bu soru Cathy’nin eylemlerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; fakat onun karakterini yalnızca ahlaki bir özle açıklamayı da reddeder. Lacan’ın fantezi kavramı açısından bakıldığında, Cathy’nin diğer karakterlerin arzusunda nasıl bir nesne konumuna yerleştirildiği, onun ne olduğundan bağımsız düşünülemez. Cathy, kendisine yöneltilen bakışların ve yüklenen anlamların dışında saf, erişilebilir bir öz olarak bulunmaz.

Lacan’ın XX. Seminer’de kadınlık üzerine geliştirdiği pas-toute, yani “tümü-değil” mantığını burada dikkatle ele almak gerekir. Bu kavram, bir kadının toplumsal rollere sığmamasını anlatan genel bir özgürlük metaforu değildir; fallik işleve ilişkin mantıksal bir konumu ifade eder. Dolayısıyla Cathy’nin adlandırmalardan kaçışını doğrudan pas-toute ile özdeşleştiremeyiz. Bununla birlikte Lacan’ın kadınlığı evrensel ve tamamlanmış bir öz altında toplamaya yönelik eleştirisi, Cathy’nin “kadın”, “anne” ya da “kötü kadın” gösterenlerinden herhangi biriyle bütünüyle açıklanamayacağını düşünmemize yardımcı olur.

Cathy’nin Cal açısından taşıdığı anlam ise başka bir sorunu açar. Cal, annesinin kim olduğunu öğrendiğinde yalnızca bir aile sırrıyla karşılaşmaz; kendi varlığını açıklayabilecek bir köken arayışına da girer. Annenin kötülüğü, oğlun kendi içindeki kötülüğün nedeni olarak okunmaya başladığında soy, ahlaki bir kader biçimini alır. “Annem böyleyse ben de böyle olacağım” düşüncesi, özneyi kendisinden önce kurulmuş bir gösterene sabitleme girişimidir. Böylece köken, öznenin geleceğini açıklayan son sözcük hâline gelir.

Oysa Lacan için gösteren özneyi ancak başka bir gösteren için temsil eder. Hiçbir gösteren öznenin ne olduğunu nihai olarak söyleyemez. “Kabil”, “Cal”, “Cathy”, “Kate”, “iyi oğul” ya da “kötü anne” gibi adlandırmalar simgesel düzende belirli etkiler üretir, fakat özneyi bütünüyle temsil edemez. Özne tam da bu temsilin eksikliğinde, gösterenler arasındaki bölünmede ortaya çıkar. Lacan’ın Öteki’deki eksikliği düşünürken geliştirdiği yaklaşım da burada belirleyicidir: Öteki, öznenin hakikatini son kez söyleyebilecek tamamlanmış bir merci değildir.

Steinbeck’ın timsheli ile Lacan’ın öznesi arasındaki yakınlık, ikisini aynı kuramın parçaları olarak düşünmekte değil, bu tamamlanmamışlık etrafında yan yana getirmektedir. Timshel teolojik ve etik bir imkânı dile getirirken Lacan’ın bölünmüş öznesi, bilinçli iradenin kendi üzerindeki egemenliğinin sınırlarını gösterir. Bu iki düşünce arasında önemli bir gerilim vardır: Steinbeck’ın “yapabilirsin”i seçimin imkânını öne çıkarırken psikanaliz, seçtiğini düşünen öznenin kendi seçiminin bütün belirleyenlerine hâkim olmadığını hatırlatır.

Tam da bu nedenle timsheli sınırsız bir özgürlük ilanı olarak okumak mümkün değildir. Özne nerede doğacağını, hangi dilin içine geleceğini, kimin çocuğu olacağını, kendisine hangi adın verileceğini, çocukluğunda hangi sözlerin belirleyici olacağını seçmez. Öteki’nin söylemi onun seçiminden önce vardır. Fakat belirlenmiş olmakla kaderin bütünüyle yazılmış olması aynı şey değildir. Gösteren özneyi belirler, ancak bu belirlenim özneyi kapalı bir bütün hâline getirmez.

Burada Kierkegaard’ın Tekrar üzerine düşüncesi de Steinbeck’ın açtığı soruyu başka bir düzlemde derinleştirir. Kierkegaard için tekrar, basitçe geçmişin yeniden meydana gelmesi değildir; hatırlamanın geriye dönük hareketinden farklı olarak varoluşun ileriye dönük bir meselesidir. Tekrarın mümkün olup olmadığı sorusu, insanın geçmişte yaşanmış olanı yeniden elde edip edemeyeceğinden çok, varoluşuyla nasıl bir ilişki kurabileceğine yönelir. Freud’un tekrar zorlantısı ile Kierkegaard’ın tekrarı aynı kavram değildir; biri bilinçdışının ısrarını, diğeri varoluşsal bir problemi düşünür. Fakat ikisi yan yana getirildiğinde önemli bir soru ortaya çıkar: Geçmiş geri döndüğünde, geri dönen şeyle öznenin kurduğu ilişki de zorunlu olarak aynı mı kalır?

East of Eden bu soruya kolay bir cevap vermez. Charles ile Adam’ın hikâyesi Cal ile Aron’da yeniden belirirken geçmişin silinmediği açıktır. Fakat Cal’ın annesinin ve babasının hikâyesi içinde kendisine verilmiş konumu, gelecekteki eylemlerini zorunlu olarak belirleyen bir yasa değildir. Timshel tam burada önem kazanır. Kabil’in kardeşini öldürmüş olması, sonraki bütün kardeşlerin aynı cinayeti işlemesini gerektirmez. Bir babanın sevgisinin belirli biçimde deneyimlenmiş olması, oğlun kendi arzusuyla yalnızca bu deneyimin tekrarında karşılaşabileceği anlamına gelmez.

Bununla birlikte timshelin açtığı imkân, özneyi sorumluluktan kurtaran bir teselli değildir. Tam tersine, sorumluluğu daha güç bir mesele hâline getirir. Çünkü öznenin eylemi ne yalnızca geçmişinin zorunlu sonucu olarak açıklanabilir ne de geçmişinden bağımsız, bütünüyle özgür bir iradenin ürünü olarak düşünülebilir. Freud’un bilinçdışını keşfi, öznenin kendi evinin efendisi olmadığını göstermiştir. Lacan’ın etik üzerine düşüncesi ise bu efendi olmayışın özneyi kendi arzusuyla ilişkisinden muaf tutmadığını ortaya koyar.

VII. Seminer’de Lacan’ın arzu etiğini ele alırken sorduğu soru, öznenin kendi arzusundan geri çekilmesiyle ilgilidir. Ancak burada arzuyu her isteğin gerçekleştirilmesiyle karıştırmamak gerekir. Lacan’ın etiği, insanın istediği her şeyi yapmasını öğütleyen bir haz öğretisi değildir. Arzu, talebin karşılanmasıyla kapanmayan, öznenin eksiklikle kurduğu ilişki içinde ortaya çıkan bir boyuttur. Dolayısıyla timshelin “yapabilirsin”i ile Lacan’ın arzu etiği arasında doğrudan bir özdeşlik kurulamaz. Buna rağmen ikisi, öznenin eyleminin önceden verilmiş ahlaki bir tanıma indirgenemeyeceği noktada karşılaştırılabilir.

Kabil’e yöneltilen sözün cinayetten önce söylenmiş olması bu nedenle belirleyicidir. Tanrı, Kabil’in yerine karar vermez. Fakat ona yöneltilen söz, Kabil’i kendi eyleminin dışında da bırakmaz. Burada timshelin yalnızca umut veren değil, aynı zamanda rahatsız eden tarafı ortaya çıkar. Eğer ne geçmiş ne de buyruk öznenin yerine bütünüyle karar veriyorsa, özne kendi eylemiyle nasıl karşılaşacaktır?

Bu soru psikanalitik deneyimin de merkezindedir. Analiz geçmişi değiştirmez; çocukluk başka türlü yaşanmış olmaz, söylenmiş bir söz geri alınmaz, kayıp ortadan kaldırılmaz. Öteki sonunda bütün sorulara doğru cevaplar veren eksiksiz bir merciye dönüşmez. Analitik çalışma, öznenin kendi tarihini hangi gösterenlerle kurduğunu, hangi soruların çevresinde tekrar ettiğini ve kendi arzusuyla ilişkisini nasıl sürdürdüğünü işitmesine imkân verir. Değişebilecek olan, geçmişin gerçekleşmiş olması değil, öznenin geçmişin gösterenleri içindeki konumudur.

Belki de bu nedenle Steinbeck’ın en önemli sözcüğünün kendisinin bir çeviri kaymasından doğmuş olması, romanın düşüncesiyle beklenmedik bir yakınlık taşır. Timshol, timshele dönüşür. Sözcük başka bir dilde, başka bir metinde, başka bir sorunun etrafında yeniden anlam kazanır. Kökeni silinmez, fakat kökeni onun son anlamı da olmaz. Kabil’in hikâyesinin Charles’a, Charles’ın hikâyesinin Cal’a aktarılması da benzer bir yapıyı düşündürür. Geçmiş geri döner, fakat hiçbir dönüş geçmişin kusursuz bir kopyası değildir.

Bu yüzden East of Eden’ın Habil ile Kabil’den devraldığı en önemli miras belki de cinayet değildir. Daha eski, daha ısrarlı ve hiçbir kuşakta bütünüyle yanıtlanamayan bir sorudur: Öteki neden onu seçti? Kabil Habil’e, Charles Adam’a, Cal Aron’a bakarken yalnızca kardeşini görmez; Öteki’nin arzusunun sırrını taşıdığını düşündüğü birini görür. Kardeşin ortadan kaldırılması, bu sırrı açığa çıkarmaz. Çünkü Öteki’nin arzusu, kardeşin sahip olduğu bir nesne değildir.

Timshel tam bu noktada yeniden duyulmalıdır. Başlangıçta yalnızca “yapabilirsin” olarak okuduğumuz sözcük, artık başka bir sorunun taşıyıcısıdır. Öznenin kendisinden önce kurulmuş söylemin içinde nasıl bir yer edindiği, tekrarın neden sürdüğü, arzunun neden hükmedilecek bir nesneye indirgenemediği ve eylemin sorumluluğunun nerede başladığı bu sözcüğün çevresinde yeniden düşünülür.

Steinbeck’ın timsheli İbranice metinde onun kullandığı biçimiyle bulunmaz. Belki de romanın en güçlü göstereni, tam anlamıyla kökeninde mevcut olmayan bir sözcüktür. Fakat bu durum onun etkisini ortadan kaldırmaz; tersine, anlamın hiçbir zaman yalnızca kökene geri dönülerek tüketilemeyeceğini gösterir. Bir sözcük başka bir sözcüğün yerini alır, bir isim başka bir isme bağlanır, bir hikâye başka bir kuşakta yeniden anlatılır. Her aktarım bir şeyi korurken başka bir şeyi değiştirir.

Özne de kendisinden önce söylenmiş sözlerin, verilmiş isimlerin, kurulmuş akrabalıkların ve Öteki’nin arzusunun içine doğar. Bunların hiçbirini seçmez. Kabil Habil’in kardeşi olmayı, Cal kendisinden önce başlamış hikâyenin içine doğmayı, Cathy kendisine yöneltilecek adlandırmaları seçmez. Fakat özneyi önceleyen sözün varlığı ile o sözün onun adına son sözü söylemesi aynı şey değildir.

Belki Steinbeck’ın timshel ile açtığı yer tam olarak bu mesafedir. Ne geçmişin ortadan kaldırıldığı ne de öznenin kendi kendisinin mutlak efendisi olduğu bir yer. Daha çok, öznenin kendisini belirleyen gösterenlerin içinde bütünüyle kapanmadığı, tekrarın aynı soruyu yeniden getirdiği fakat aynı cevabı zorunlu kılmadığı bir aralık.

İnsan kendisinden önce yazılmış olanı silemez; fakat o yazının son kelimesi olmak zorunda da değildir.



 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Benimle hulya.filipov@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

 


Yüz yüze & Online

​

Şişli/ İstanbul

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Facebook
  • Twitter

© 2018 Hülya Filipov . Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page