top of page

Ateş Olduğunu Bilerek Yürümek: Aşk, Arzu ve Hakikatin Perdesi

  • 1 gün önce
  • 5 dakikada okunur


Bugün canım Tuğçe’nin bir paylaşımıyla karşılaştım. Okurken bana çağrıştırdığı ilk şey, aşkta insanın kendini kandırmasından çok, bazen gayet iyi bildiği bir şeye rağmen yürümeye devam etmesiydi.

Çünkü insan her zaman bilmediği için ateşe dokunmaz. Bazen yanacağını bilir ve yine de elini uzatır.

Belki aşkın en tuhaf taraflarından biri de burada başlıyor. Bilmek ile vazgeçmek arasında sandığımız kadar doğrudan bir ilişki yoktur. Bir şeyin bize iyi gelmeyeceğini bilmek, onu istememizi engellemez; hatta kimi zaman tam tersine, arzu o engelin çevresinde daha da ısrarcı hâle gelir. Bu nedenle aşk söz konusu olduğunda “kendini kandırmak” açıklaması biraz kolaycı kalır. Çünkü kandırılmak, bir yerde hakikatin bilinmediğini varsayar. Oysa özne çoğu zaman bir şeylerin farkındadır. Görür, bilir, hatta bazen olacak olanı neredeyse kusursuz biçimde tarif eder. Yine de gider.

Freud’un metinlerinde tekrar tekrar karşılaştığımız sorunlardan biri tam olarak budur: İnsan neden bildiğinin tersine davranır? Daha doğrusu, neden bilgi arzuyu ortadan kaldırmaya yetmez? Haz İlkesinin Ötesinde Freud, ruhsal yaşamın yalnızca haz arayışı ve acıdan kaçınmayla açıklanamayacağını fark ettiğinde tekrar zorlantısı kavramına ulaşır. Özne, kendisine acı veren deneyimleri yalnızca hatırlamakla kalmaz; onları başka kişilerle, başka sahnelerde, başka biçimlerde yeniden kurabilir. Demek ki insanın ruhsal ekonomisinde “Bu bana acı veriyor” bilgisi, o şeyden uzaklaşmak için yeterli değildir.

Lacan’ın jouissance kavramı bu paradoksu daha da ileri taşır. Jouissance’ı yalnızca “haz” diye çevirmek bu nedenle yanıltıcıdır. Haz ilkesi bir sınır koyar; fazla yaklaşma, fazla isteme, fazla alma der. Jouissance ise tam da bu sınırın ihlal edildiği yerde belirir. Acının başladığı noktada hazzın bütünüyle sona ermemesi, öznenin kendisini rahatsız eden şeyle bağını sürdürebilmesi, hatta bazen tam da bu rahatsızlık çevresinde dönmesi söz konusudur.

Bu yüzden “Ateş dediğine bile bile yürünür, zevki oradadır zaten” cümlesindeki “bile bile” bana önemli geliyor. Çünkü burada cehaletten değil, bilginin sınırından söz ediyoruz. Özne ateşin ateş olduğunu bilmektedir. Sorun ateşi başka bir şey sanması değildir. Sorun, bu bilginin onu durdurmaya yetmemesidir.

Psikanalizin öznesi zaten bütünüyle kendisine saydam bir özne değildir. Freud’un bilinçdışı keşfinin radikalliği de burada yatar. “Ben biliyorum” diyen ben ile arzunun işlediği yer birbirleriyle örtüşmez. Lacan’ın Freud’dan devralarak keskinleştirdiği özne tam da bu yarılmanın öznesidir. Bir yanımız “gitme” diyebilirken başka bir yerde çoktan yola çıkmış olabiliriz. Bu nedenle aşkın çelişkileri basit bir irrasyonellik değildir. Tam tersine, öznenin kendi arzusuyla ilişkisinin yapısal bir sonucudur.

Belki bu nedenle aşkta en sık söylediğimiz cümlelerden biri “Biliyordum”dur. “Böyle olacağını biliyordum.” “Onun böyle biri olduğunu biliyordum.” “Sonunun böyle biteceğini biliyordum.” Bu cümleler çoğu zaman olaydan sonra söylenir ama ilginç olan şudur: Bazen gerçekten de biliyorduk. Fakat bilmek, yaşanacak olanı iptal etmedi.

Burada “görmek” meselesi de başka bir anlam kazanıyor. Bir süredir katarakt üzerine çalışırken beni en çok düşündüren şeylerden biri, görme ile hakikat arasındaki bu eski bağ oldu. Katarakt yalnızca gözün önüne inen ve görüşü bulanıklaştıran bir perde değildir; kelimenin etimolojik tarihinde aşağı doğru düşen suyu, bir tür kapanmayı ve geçişi engelleyen kapıyı da taşır. Görmek ile görememek arasına bir şey düşer.

Fakat psikanaliz açısından soru belki de şudur: Ya hakikat, bu perde ortadan kaldırıldığında bütünüyle karşımızda belirecek bir şey değilse?

Lacan’ın “Moi, la vérité, je parle” — “Ben, hakikat, konuşuyorum” — formülünü düşünürsek, hakikat öznenin karşısında seyredilmeyi bekleyen tamamlanmış bir nesne değildir. Konuşmanın içinde belirir; sürçmelerde, tekrarların arasında, söylenmek istenmeyenin söylenmesinde kendisini belli eder. Ve Lacan’ın daha sonra ısrarla vurgulayacağı üzere hakikat bütünüyle söylenemez. Hakikat ancak yarım söylenir.

Bu nedenle aşkı yalnızca “gözünün önündekini görememek” üzerinden açıklamak da yeterli değildir. Âşık insanın gözünde bir katarakt varmış ve perde kaldırıldığında nihayet sevdiği kişiyi “olduğu gibi” görecekmiş gibi düşünmek caziptir. Oysa belki ortada perdenin ardında bekleyen, hiçbir dolayıma uğramamış saf bir görüntü hiçbir zaman yoktur. Sevilen kişi bizim için zaten gösterenlerin, anıların, beklentilerin, fantezilerin ve eksikliğin içinden görünür.

Lacan’ın aşk üzerine meşhur formülü burada önem kazanır: “Aşk, sahip olmadığın şeyi, onu istemeyene vermektir.” Bu formülde aşk bir tamamlanma vaadi olmaktan çıkar. Kimsenin sahip olmadığı bir şeyin dolaşımına dönüşür. Sevilen kişiden beklediğimiz şey de çoğu zaman onun gerçekten “sahip olduğu” bir şey değildir. Onu kendi eksiğimizin çevresinde belirli bir yere yerleştiririz. Lacan’ın objet petit a dediği şey tam da burada devreye girer: arzuladığımız nesnenin kendisinden çok, onu arzu edilir hâle getiren neden.

Dolayısıyla aşkın yanılsaması, basitçe yanlış kişiyi doğru kişi sanmak değildir. Daha temel bir mesele vardır: Arzumuzun nedenini sevdiğimiz kişinin içinde bulunduğunu sanmak.

Belki ateşe doğru yürümemizin nedeni de budur. Ateşin yakacağını bilmediğimizden değil; orada, o ateşin içinde bize ilişkin bir şey bulunduğunu düşündüğümüzden.

Derrida’nın düşüncesi bu noktada başka bir kapı açar. Çünkü Derrida için anlam hiçbir zaman bütünüyle mevcut değildir; her mevcudiyet kendi içinde bir yokluğun izini taşır. Différance tam da anlamın sürekli ertelenmesini ve başka izlere gönderilerek kurulmasını adlandırır. Bir şeyi hiçbir zaman yalnızca “kendisi” olarak ele geçiremeyiz; onun içinde başka şeylerin izleri çoktan çalışmaktadır.

Aşkta da sevilen kişi hiçbir zaman yalnızca karşımızdaki kişi değildir. Bir bakışın içinde başka bir bakışın izi, bir cümlenin içinde çok daha önce duyulmuş başka bir cümlenin yankısı, bir ayrılığın içinde daha eski bir kaybın izi bulunabilir. Bu nedenle aşk yalnızca iki kişinin şimdiki zamanda karşılaşması değildir. Geçmişin, yokluğun, beklentinin ve henüz gerçekleşmemiş olanın da ilişkiye dahil olduğu tuhaf bir zamansallıktır.

Belki bu yüzden bir aşk bittikten sonra da tamamen bitmez. Sevilen kişi gider; fakat bıraktığı iz kalır. Derridacı anlamda iz, artık mevcut olmayan bir şeyin basit kalıntısı değildir. Yokluğun mevcudiyet içinde çalışmaya devam etme biçimidir. Bir şarkıda, bir sokakta, bir kelimede, hatta başka birinin yaptığı küçücük bir harekette yeniden belirir. Ortada artık ateş olmayabilir ama har hâlâ cebimizdedir.

Tuğçe’nin “Har’ı bir avuçlar koyarsın cebine” sözü tam da bu nedenle bana çok güçlü geliyor. Çünkü burada aşktan geriye kalan şey bir bütünlük değil, bir kalıntıdır. Lacan’ın düşüncesinde de arzu bütünün değil, kalanın çevresinde örgütlenir. Her şey söylenmez, her şey tamamlanmaz, her hesap kapanmaz. Bir şey artar.

Belki aşkın ardından taşıdığımız şey de budur: yaşanmış olanın bütünü değil, ondan kopup kalan ve başka yerlere taşınan bir parça.

Bu nedenle aşkı yalnızca “kendini kandırmak” olarak okumak istemiyorum. İnsan elbette kendisini kandırabilir; sevdiği kişiye onda olmayan nitelikler atfedebilir, işaretleri görmezden gelebilir, bir ilişkinin gerçekliğini inkâr edebilir. Fakat psikanalizin açtığı soru bundan daha rahatsız edicidir: Ya gördüğümüz hâlde gidiyorsak? Ya bildiğimiz hâlde istiyorsak? Ya hakikat bizi arzudan kurtarmıyorsa?

Çünkü bilgi arzunun panzehiri değildir.

Katarakt metaforuna yeniden dönersek, belki mesele gözümüzün önündeki perdeyi kaldırıp sonunda her şeyi apaçık görmek değildir. Lacan’ın hakikat anlayışında zaten böyle eksiksiz bir görüş mümkün değildir. Perde kalksa bile başka bir perde vardır; çünkü özne dünyayı hiçbir zaman dolaysız biçimde görmez. Dil çoktan araya girmiştir.

Derrida’nın izi, Freud’un tekrarı ve Lacan’ın arzusu burada birbirine dokunuyor: Geçmiş kaybolmaz, hakikat tamamlanmaz ve arzu bilgiyle sona ermez.

Bu yüzden bazen ateşin ateş olduğunu biliriz.

Yanacağımızı da.

Yine de yaklaşırız.

Sonra bir süre o pantolonu giyeceğim der, harı cebimize koyar ve yürümeye devam ederiz.

Belki mesele hiç yanmamak değildir. Belki mesele, yanmanın ardından elimizde kalan o küçük parçayla ne yaptığımızdır. Çünkü bazı karşılaşmalar bizi tamamlamaz; tam tersine, bizde bir eksikliği daha görünür hâle getirir. Ama tam da bu yüzden iz bırakırlar.

Ve belki aşkın hakikati de perdenin tamamen kalktığı bir anda değil, o perdede açılan küçük aralıklarda belirir: Bildiğimiz hâlde neden yürüdüğümüzde, neden aynı yere döndüğümüzde, neden artık orada olmayan birinin izini başka bir gösterende bulduğumuzda.

Ateş söndüğünde bile elde kalan har, belki tam olarak budur.


İlhamı için teşekkürler Tuğçe Karahan

 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Benimle hulya.filipov@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

 


Yüz yüze & Online

Şişli/ İstanbul

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Facebook
  • Twitter

© 2018 Hülya Filipov . Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page