top of page

Oslo, 31 Ağustos: Bir Günün Tarihi Değil, Geri Dönüşün İmkansızlığı

  • 2 gün önce
  • 3 dakikada okunur

Bazı filmler bir hikayeyi anlatır; bazılarıysa insanın hayatında çoktan olmuş fakat henüz adını koyamadığı bir şeyi görünür kılar. Joachim Trier’in Oslo, 31 august filmi ikinci gruptadır. Filmin merkezinde büyük bir olaydan çok daha zor bir mesele vardır: İnsan bir zamanlar kendisine ait olan hayata geri dönebilir mi?

anders rehabilitasyon merkezindedir. Bir iş görüşmesi için Oslo’ya gitmesine izin verilir. Şehir aynıdır; sokaklar, kafeler, insanlar, eski arkadaşlar oradadır. Fakat tam da burada filmin asıl yarığı açılır. Çünkü bir yere geri dönmek, oraya yeniden ait olabileceğimiz anlamına gelmez.

Freud’un yas üzerine yazdıklarını düşündüren tarafı da budur. Yas yalnızca kaybettiğimiz insanlarla ilgili değildir. Bazen kaybedilen şey, insanın kendi hayatındaki bir dönemdir; olabileceğini düşündüğü kişi, yaşayabileceğini sandığı hayat, kendisine ilişkin bir tasarıdır. Üstelik bu tür kayıpların mezarı yoktur. İnsan onların yanından her gün geçebilir.

anders Oslo’da biraz da kendi geçmişinin içinde dolaşır. arkadaşları yaşamaya devam etmiştir. Evlilikler, çocuklar, işler, gündelik sorumluluklar ortaya çıkmıştır. Bir zamanlar aynı zamanın içinde yaşayan insanlar artık aynı zamanda yaşamıyordur. arkadaşlığın en sessiz trajedilerinden biri belki de budur: Bir kavga olmadan da birbirimizi kaybedebiliriz.

Çünkü zaman yalnızca geçmez; ayrıştırır.

Lacan’ın özne üzerine düşüncesi burada filmi başka bir yerden okumaya imkan verir. Özne geçmişte bıraktığı bir “kendine” geri dönemez, çünkü geri dönmek istediği o bütünlüklü benlik zaten ancak geriye dönüp bakıldığında kurulmuştur. “Eskiden olduğum kişi” dediğimiz şey de bugünden geçmişe doğru anlattığımız bir hikayedir. anders’ın karşılaştığı şey bu nedenle yalnızca kaybettiği arkadaşları ya da kaçırdığı fırsatlar değildir. Kendi geçmişinin artık kendisine cevap vermemesidir.

Filmin en acı taraflarından biri de hayatın anders olmadan devam etmiş olmasıdır. Dünya onun yokluğunda durmamıştır. İnsan bazen kendi acısının merkezindeyken dışarıdaki hayatın da askıya alınmış olması gerektiğini düşünür. Oysa başkaları kahvaltı eder, çocuklarını okula götürür, işe gider, aşık olur, ayrılır, plan yapar. Hayatın kayıtsızlığı tam da burada ortaya çıkar: Bizim için felaket olan şey, dünyanın düzeninde yalnızca sıradan bir gündür.

Bu nedenle Oslo, 31 august yalnızca bağımlılık üzerine bir film olarak okunduğunda eksik kalır. Bağımlılık filmin görünen meselesidir; altında ise arzuya ilişkin daha zor bir soru vardır: İnsan, artık arzulayamadığı bir hayatın içinde nasıl yaşamaya devam eder?

Freud’un ölüm dürtüsünü yalnızca ölme isteği olarak düşünmemek gerekir. Ölüm dürtüsü, yaşamın içinde tekrar tekrar aynı çıkmaza dönme, bağları çözme, gerilimi sıfıra indirme yönündeki hareketle ilgilidir. anders’ın dünyayla ilişkisi de yalnızca “yaşamak istiyorum / ölmek istiyorum” karşıtlığına indirgenemez. Daha ürkütücü olan, dünyanın ona seslenme kapasitesini giderek kaybetmesidir.

Çünkü insanı hayatta tutan yalnızca biyolojik yaşam değildir. Bir sonraki güne bağlayan küçük yatırımlardır: birini görmek, bir işi bitirmek, bir yere gitmek, bir şeyi merak etmek, henüz gerçekleşmemiş bir şey için beklemek. arzu çoğu zaman büyük idealler biçiminde değil, geleceğe atılmış bu küçük düğümler biçiminde çalışır.

anders’ın trajedisi belki de geçmişinin kötü olması değildir. Tam tersine, geçmiş hala oradadır. İnsanlar onu tanır, şehir onu hatırlatır, eski hayatının parçaları hala ulaşılabilir görünür. Fakat ulaşılabilir olmak ile geri alınabilir olmak aynı şey değildir.

Bu yüzden filmde Oslo yalnızca bir şehir değildir. Bir hafıza mekanına dönüşür. Her sokak “buradaydın”, her tanıdık yüz “bir zamanlar”, her karşılaşma “artık” der. Şehir değişmemiş gibi görünürken öznenin şehir içindeki yeri değişmiştir.

Belki zamanın en acımasız tarafı da yaşlanmak değildir. Bir gün dönüp baktığımızda, hayatımızın bazı bölümlerinin son kez yaşandığını o sırada bilmemiş olduğumuzu fark etmektir. Bir arkadaşla son kez aynı yakınlıkta konuşmuşuzdur. Bir eve son kez girmişizdir. Bir dönemin son gecesini yaşamışızdır. Fakat hiçbirinde “bu son” yazmamıştır.

Sonradan öğreniriz.

Oslo, 31 august bu yüzden 31 ağustos’u rastgele bir tarih olmaktan çıkarır. Yazın son günü gibi, iki zaman arasındaki eşikte durur: Henüz tamamen bitmemiş olanla artık geri getirilemeyecek olan arasınd


 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Benimle hulya.filipov@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

 


Yüz yüze & Online

Şişli/ İstanbul

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Facebook
  • Twitter

© 2018 Hülya Filipov . Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page