top of page

Sevgi Duvarı Can Yücel ''Aşkın İçindeki Engel''

  • 2 gün önce
  • 7 dakikada okunur


Sevgi Duvarı: Aşkın İçindeki Engel

Can Yücel’i ölümünün 27. yılında anıyoruz. 12 Ağustos 1999’da hayatını kaybeden Yücel’e bugün yeniden dönmek, yalnızca Türkçe şiirin en kendine özgü seslerinden birini hatırlamak değil; onun aşka, bedene ve dile bıraktığı yerden yeniden bakmak için de bir vesile.

Bu bakış için Sevgi Duvarı özellikle ilginç bir yerde duruyor. Daha başlığında yan yana gelen iki kelime —“sevgi” ve “duvar”— kendi içinde bir gerilim taşıyor. Sevgi yakınlığı, teması, bir başkasına doğru hareketi çağrıştırırken; duvar ayrılığı, sınırı ve mesafeyi düşündürüyor. İlk bakışta biri diğerinin karşıtı gibi: Sevginin olduğu yerde duvarın kalkması, duvarın olduğu yerde ise sevginin kesintiye uğraması bekleniyor.

Fakat ya duvar sevginin önündeki engel değilse?

Ya sevgi tam da o duvarın bulunduğu yerde mümkün oluyorsa?

Can Yücel’in Sevgi Duvarı şiirini bir aşk şiiri olarak okumak mümkündür. Fakat belki de şiirin asıl gücü, aşkı anlatmasından çok, aşkın neden hiçbir zaman iki kişi arasında engelsiz bir karşılaşma olamayacağını düşündürmesindedir. Psikanaliz açısından bakıldığında sevgi ile duvar birbirinin karşıtı olmaktan çıkar. Çünkü özne sevdiğine hiçbir zaman dolayımsız biçimde ulaşamaz. Arada yalnızca koşullar, geçmiş deneyimler ya da yanlış anlaşılmalar değil; dil, arzu ve fantazi vardır.

Belki de sevginin olduğu yerde zaten bir duvar vardır.

Buradaki duvarı yalnızca seven ile sevilen arasına giren dışsal bir engel olarak düşünmek eksik kalır. Duvar kaldırıldığında geriye kusursuz bir karşılaşmanın kalacağı varsayımı, aşkın iki öznenin birbirine bütünüyle erişebileceği bir ilişki olduğu düşüncesine dayanır. Lacan’ın psikanalizi ise tam tersinden hareket eder: özne ne kendisine ne de Öteki’ne dolayımsız biçimde ulaşabilir. Arada daima dil vardır. Dolayısıyla iki kişinin arasında duran şey yalnızca toplumsal yasaklar, koşullar, geçmiş deneyimler ya da yanlış anlaşılmalar değildir. İki kişinin arasında, daha temel bir düzeyde, gösteren vardır.

Bu nedenle Sevgi Duvarındaki duvarı yıkılması gereken bir engelden ziyade öznenin yapısal mesafesinin şiirsel biçimi olarak okumak mümkündür.

Freud’un aşk üzerine düşüncesinde sevilen nesne hiçbir zaman yalnızca şimdi karşımızda duran kişiden ibaret değildir. Nesne seçimi, öznenin geçmişinden, ilk sevgi ilişkilerinden, kayıplarından ve bilinçdışı tekrarlarından izler taşır. Freud’un 1914 tarihli Narsisizm Üzerine metninde gösterdiği gibi insan, sevdiği kişide yalnızca bir başkasını değil, kendisiyle kurduğu ilişkinin farklı biçimlerini de sevebilir: olmuş olduğu şeyi, olmak istediği şeyi ya da bir zamanlar kendisinin parçası olmuş olan şeyi.

Bu durumda sevilen kişi hiçbir zaman yalnızca “kendisi” olarak karşımıza çıkmaz. Ona bizden önce ulaşmış birtakım imgeler, anılar, beklentiler ve kayıplar vardır.

Aşkın ilk duvarı belki de burada yükselir.

İnsan sevdiğini görür; fakat onu hiçbir zaman yalnızca olduğu haliyle görmez. Ona bakarken kendi tarihinin içinden bakar. Sevilen kişinin üzerine, onun hiçbir zaman bütünüyle karşılayamayacağı bir anlam yüklenir. Aşkın yoğunluğu da çoğu zaman tam burada ortaya çıkar: karşımızdaki kişide, onda bulunmayan bir şeyi görürüz.

Lacan’ın aşkı eksiklik üzerinden düşünmesinin nedeni budur. Aşk, sahip olunanların değiş tokuşu değildir. Lacan’ın VIII. Seminer’de geliştirdiği ünlü formülünde aşk, sahip olunmayan bir şeyin verilmesi etrafında kurulur. Buradaki paradoks önemlidir. Özne sevdiğine kendisinde bulunan tamamlanmış bir şeyi sunmaz; kendi eksikliğiyle ilişkisinden hareketle ona yönelir.

Dolayısıyla aşkın merkezinde doluluk değil, eksiklik vardır.

Can Yücel’in “duvar”ı bu açıdan yalnızca ayıran bir yüzey değildir. İki kişinin hiçbir zaman birbirinin eksikliğini kapatamayacağını hatırlatan sınırdır.

''Seni Seviyorum: Ama “Seni” Kim?''

Aşk dilinin en sıradan cümlesi belki de “seni seviyorum”dur. Fakat psikanaliz açısından son derece tuhaf bir cümledir. Çünkü burada “seni” dediğimiz şeyin ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak belirleyemeyiz.

Bir insanın neyini severiz?

Bedenini mi? Sesini mi? Bize bakışını mı? Onun yanında olduğumuz kişiyi mi? Bize vermediği şeyi mi? Bir gün verebileceğini düşündüğümüz şeyi mi?

Soruyu yeterince ileri götürdüğümüzde sevilen kişiyi tek bir özelliğe indirgemenin imkânsız olduğunu görürüz. Aşk nesnesinin içinde açıklanamayan bir artık kalır. Lacan’ın objet petit a kavramının işaret ettiği alanlardan biri tam olarak burasıdır: arzuyu harekete geçiren fakat hiçbir nesnenin bütünüyle temsil edemediği neden.

Bu yüzden sevdiğimiz kişiye ilişkin söylediğimiz her şey biraz eksik kalır.

“Onu şunun için seviyorum” dediğimiz anda bile sıraladığımız özelliklerin neden tam olarak o kişide bizi böylesine etkilediğini açıklayamayız. Aynı özelliklere sahip başka biri aynı etkiyi yaratmayabilir.

Demek ki sevdiğimiz şey, sevilen kişinin özelliklerinin toplamından fazla ve aynı zamanda eksiktir.

Duvar burada yeniden belirir.

Özne Öteki’ne doğru konuşur, dokunur, yaklaşır; fakat onda aradığı şey hiçbir zaman bütünüyle karşısına çıkmaz. Aşk bu başarısızlığı ortadan kaldırmaz. Tersine, bazen tam da bu başarısızlığı sürdürülebilir hale getirir.

Aşk Duvarı Yıkmaz

Romantik aşk anlatılarının en güçlü fantazilerinden biri, iki insanın sonunda bütün engelleri aşarak birbirine ulaşacağı düşüncesidir. Aradaki mesafe kapanacak, yanlış anlaşılmalar sona erecek ve iki kişi birbirini nihayet olduğu gibi görecektir.

Psikanalizin aşk hakkında söylediği şey çok daha rahatsız edicidir: böyle bir son karşılaşma yoktur.

Lacan’ın “cinsel ilişki yoktur” formülü de tam burada önem kazanır. Bu ifade insanların cinsel ilişkide bulunmadığını söylemez. Kadın ile erkek ya da herhangi iki özne arasında önceden verilmiş, onları birbirine tamamlayıcı biçimde bağlayan bir gösteren bulunmadığını söyler. İki özneyi tek bir bütün haline getirecek simgesel bir oran yoktur.

Başka bir deyişle, iki kişi birbirine yaklaşabilir ama “iki yarımın bir bütün olması” mümkün değildir.

Belki aşkın trajedisi de imkânı da buradadır.

Çünkü duvar tamamen ortadan kalksaydı arzu da ortadan kalkabilirdi. Arzu, nesnesiyle arasındaki mesafeden beslenir. Nesnenin bütünüyle ele geçirilememesi, arzunun sürmesini mümkün kılar. Bu nedenle duvar yalnızca sevginin karşısında değildir; sevginin içinde çalışır.

Can Yücel’in başlığındaki gerilim böylece başka bir anlam kazanır: Sevgi Duvarı, sevgiyi engelleyen duvar değil, sevginin kendi duvarıdır.

''Duvara Yazılan Dil''

Fakat Can Yücel söz konusu olduğunda mesele yalnızca aşk değildir; aynı zamanda dildir.

Yücel’in şiiri, aşkı steril ve yüceltilmiş bir söz dağarcığı içinde tutmaz. Gündelik konuşma, beden, sokak, argo, ironi ve yüksek şiir dili sürekli birbirine karışır. Şiirin dili de böylece sevginin idealize edilmiş görüntüsüne karşı çalışır. Sevgi yalnızca “ruhsal” bir birleşme değildir; bedene, zamana, yoksunluğa, gündelik hayata ve dilin pürüzlerine bulaşmıştır.

Bu nokta Lacan açısından özellikle önemlidir. Çünkü bilinçdışı, öznenin içinde saklanan saf bir anlam deposu değildir; gösterenlerin ilişkisi içinde ortaya çıkar. İnsan aşkını da dil aracılığıyla kurar. Fakat dil, söylediğimiz şeyi eksiksiz biçimde Öteki’ne taşıyan şeffaf bir araç değildir.

Konuştuğumuz anda bir şey kaybolur.

“Seni seviyorum” dediğimizde bile sevginin kendisini Öteki’ne teslim etmiş olmayız. Yalnızca onu gösterenlerin içine sokmuş oluruz.

Belki de aşkın en büyük paradokslarından biri budur: söylenmek ister ama söylendiğinde kendisiyle tam olarak çakışamaz.

Derrida’nın mevcudiyet eleştirisi burada psikanalitik okumaya başka bir kapı açar. Anlam hiçbir zaman bütünüyle “şimdi ve burada” hazır değildir. Her gösteren başka gösterenlerin izlerini taşır; anlam farklılıklar içinde ve sürekli ertelenerek oluşur. Derrida’nın différance kavramıyla işaret ettiği bu hareket, aşk söylemi açısından düşünüldüğünde oldukça çarpıcıdır.

Sevilen kişiye söylenen söz hiçbir zaman yalnızca o anda söylenen söz değildir.

Daha önce söylenmiş sözleri, kaybedilmiş ilişkileri, çocukluğun seslerini, kültürün aşk anlatılarını ve henüz söylenmemiş sözlerin ihtimalini beraberinde taşır.

Öyleyse iki kişi konuşurken aslında yalnız değildir.

Aralarında bütün bir dil konuşmaktadır.

Duvar biraz da bundan yapılmıştır.

''Duvarın Öteki Tarafı''

Duvar imgesinin ilginç yanı, yalnızca ayırması değildir. Bir duvar aynı zamanda iki taraf yaratır.

“Bu taraf” varsa “öte taraf” da vardır.

Dolayısıyla duvar, ulaşmayı engellediği şeyi aynı anda üretir. Öte tarafın arzulanabilir hale gelmesinin nedeni tam da ona doğrudan erişilememesidir.

Bu yapı Freud’un yasak ile arzu arasındaki ilişkisinde de görülür. Yasak yalnızca önceden var olan arzuyu bastırmaz; kimi zaman arzunun biçimini de üretir. Ulaşılamayan nesne, tam da ulaşılamadığı için yoğunlaşabilir.

Bu nedenle aşkın sık sık mesafe, bekleme, ayrılık ve yokluk etrafında güçlenmesi tesadüf değildir.

Sevilen kişi yokken onun varlığı bazen daha yoğun hissedilir.

Burada Derrida’nın “iz” kavramı yeniden önem kazanır. Yokluk, mevcudiyetin basit karşıtı değildir. Giden kişinin izi kalır; hatta bazen kişi yok olduğunda iz daha görünür hale gelir.

Aşk böylece yalnızca birinin varlığına bağlanmak değildir. Onun yokluğuyla nasıl yaşadığımızla da ilgilidir.

Belki duvarın üzerinde kalan şey tam olarak bu izdir.

''Duvarı Yıkmak mı, Duvarla Yaşamak mı?''

Burada psikanalizin aşk konusunda romantik söylemden ayrıldığı temel noktaya geliriz.

Mesele duvarı yıkmak değildir.

Çünkü duvarın arkasında bizi bekleyen, hiçbir dolayıma uğramamış saf bir Öteki yoktur.

Özne zaten dil tarafından bölünmüştür; sevilen kişi de aynı biçimde bölünmüş bir öznedir. İki eksik öznenin karşılaşmasından eksiksiz bir bütün çıkmaz.

Bu nedenle aşkı başarısız bir birleşme girişimi olarak görmek yerine başka türlü düşünmek mümkündür: aşk, birleşmenin imkânsızlığıyla kurulabilecek bir ilişkidir.

Bu küçük değişiklik önemlidir.

“Seni seviyorum çünkü beni tamamlıyorsun” ile “seni seviyorum ve beni tamamlayamayacağını biliyorum” arasında psikanalitik açıdan büyük bir fark vardır.

İlki Öteki’ni kendi eksikliğinin çözümü haline getirir. İkincisi ise Öteki’nin de eksik olduğunu kabul eder.

Belki sevginin etik boyutu burada başlar.

Öteki’ni kendi fantazimizin içine tamamen kapatmamakta.

Onun bizim için taşıdığı anlam ile onun kendisi arasında daima bir mesafe bulunduğunu kabul etmekte.

Duvarı ortadan kaldırmak yerine duvarın varlığını tanımakta.

Sevgi Duvarı böyle okunduğunda karamsar bir şiire dönüşmez. Tam tersine, sevginin başka bir imkânını açar.

Çünkü aşkın değeri iki kişinin birbirine bütünüyle ulaşmasında olmak zorunda değildir. Belki değer tam da ulaşmanın hiçbir zaman tamamlanamayacağını bilerek yeniden konuşmakta, yeniden yaklaşmakta, yeniden denemektedir.

Lacan’ın aşk üzerine düşüncesinin en radikal taraflarından biri burada bulunabilir: aşk eksikliği ortadan kaldırmaz. Eksikliğe bir söz verir.

Derrida açısından söylersek bu söz hiçbir zaman son söz değildir. Her “seni seviyorum”, tekrar edilebilir olduğu için anlam taşır; fakat her tekrarında başka bir bağlama girer. Aynı söz bir başlangıçta, bir ayrılıkta, bir ölüm döşeğinde ya da yıllar sonra söylendiğinde aynı değildir. Söz kalır, anlam yer değiştirir.

Freud açısından ise sevdiğimiz her nesnede kaybın ihtimali baştan vardır. Sevmek, kaybedilebilir bir şeye yatırım yapmaktır. Bu nedenle yas aşkın sonradan başına gelen bir felaket değildir; kayıp ihtimali sevginin yapısına en başından yazılmıştır.

Belki Can Yücel’in “sevgi” ile “duvar”ı yan yana getirmesinin bugün hâlâ bu kadar güçlü duyulmasının nedeni de budur.

Duvarı sevginin karşıtı olarak görmek kolaydır. Seviyorsak engelleri kaldırmamız, mesafeleri kapatmamız, sonunda birbirimize bütünüyle ulaşmamız gerektiğine inanırız.

Oysa belki mesele hiçbir zaman duvarın öteki tarafına geçmek değildi.

Çünkü oraya geçtiğimizde başka bir duvarla karşılaşacağız: dilin duvarıyla, fantazinin duvarıyla, Öteki’nin bizden bağımsız arzusuyla ve nihayet onun hiçbir zaman bütünüyle bilinemeyecek oluşuyla.

Aşk bunların ortadan kalktığı yerde başlamaz.

Tam tersine, aşk belki de bunların varlığını bildiğimiz halde Öteki’ne doğru konuşmaya devam ettiğimiz yerde başlar.

Bu nedenle Sevgi Duvarı için şöyle söylemek mümkün:

Duvar iki insanın arasına sonradan giren şey değildir. İki insan arasında “aşk” denilen şeyin kurulabileceği mesafenin kendisidir.

Ve belki sevmenin en zor tarafı duvarı yıkmak değil, onun ardında kusursuz bir birleşme olmadığını bilerek yine de duvara yaklaşmaktır.


Kaynakça

  • Derrida, J. (1967). De la grammatologie. Paris: Les Éditions de Minuit.

  • Derrida, J. (1967). L’écriture et la différence. Paris: Éditions du Seuil.

  • Freud, S. (1914). On Narcissism: An Introduction. Standard Edition, Vol. XIV.

  • Freud, S. (1915). Mourning and Melancholia. Standard Edition, Vol. XIV.

  • Lacan, J. (1991). Le Séminaire, Livre VIII: Le transfert, 1960–1961. Paris: Seuil.

  • Lacan, J. (1975). Le Séminaire, Livre XX: Encore, 1972–1973. Paris: Seuil.

  • Yücel, C. Sevgi Duvarı.

 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Benimle hulya.filipov@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

 


Yüz yüze & Online

Şişli/ İstanbul

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Facebook
  • Twitter

© 2018 Hülya Filipov . Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page