top of page

"Ben Ölürsem Ölürüm Bir Şey Değil": Cahit Sıtkı Tarancı'nın Tereke Şiirinde Ölüm, Nesne ve Ardında Kalan İz

  • 13 saat önce
  • 9 dakikada okunur


"L'héritage n'est jamais un donné, c'est toujours une tâche."

"Miras hiçbir zaman verilmiş bir şey değildir; her zaman üstlenilmesi gereken bir görevdir."

"Ben ölürsem ölürüm bir şey değil; / Ne olursa garip eşyama olur."

Cahit Sıtkı Tarancı'nın Tereke şiiri ilk bakışta ölüm üzerine yazılmış bir şiir gibi görünür. Şair, ölümünden sonra geride kalacak eşyalarını düşünür; mektuplarını, kitaplarını, şiir defterlerini, elbiselerini, şapkasını... Ancak şiir dikkatle okunduğunda görülen şey, ölümün kendisinden çok, ölümden sonra öznenin dünyasının başına ne geleceği sorusudur. Şair bedeninin yok oluşunu neredeyse kayıtsızlıkla karşılar; onu asıl huzursuz eden, kendisini bugüne kadar taşıyan simgesel dünyanın sahipsiz kalacak olmasıdır.

Bu nedenle Tereke, ölüm üzerine yazılmış lirik bir ağıt değil; öznenin kendisini nesneler aracılığıyla kurmasının ve ölümle birlikte bu ilişkinin çözülmesinin şiiridir. Şiirin başlığının "Ölüm", "Veda" ya da "Son" değil de "Tereke" olması da tesadüf değildir. Çünkü tereke, hukuki anlamıyla, ölen kişinin geride bıraktığı mal varlığıdır. Fakat Cahit Sıtkı'nın terekesi para, ev ya da servetten oluşmaz. Onun terekesi mektuplardır, kitaplardır, şiir defterleridir, bir kravat ve bir şapkadır. Başka bir ifadeyle şair, ekonomik mirası değil, simgesel mirası üzerine düşünmektedir.

Tam da bu nedenle şiir, Hegel'den Lacan'a, Derrida'dan Freud'a uzanan geniş bir düşünce hattı içinde okunabilecek zenginliktedir.

Şey, İnsan Dokunduğunda Şey Olur

Şiirin ikinci bölümünde geçen şu dizeler ilk bakışta gündelik görünür:

Ismarlamadır elbisem, pardesüm;Her ayağa göre değil kunduram;Bu kravat ben bağladıkça güzeldir;Bu şapkayı kimse böyle giyemez.

Bu dizeleri yalnızca şairin kendi zevkini övmesi olarak okumak yanıltıcı olur. Burada dile gelen şey kibir değil, tekilliktir. Kravatın güzelliği kravatın kendisinde değildir. Şapkayı değerli yapan onun biçimi değildir. Onlara anlam kazandıran, onları kullanan öznenin kendisidir.

Bu noktada Hegel'in Tin Fenomenolojisinde geliştirdiği emek düşüncesi şiire beklenmedik bir açıklık kazandırır. Hegel'e göre insan doğayı yalnızca tüketmez; emek aracılığıyla onu dönüştürür ve aynı zamanda kendisini de dışsallaştırır. İnsan yaptığı her şeyde kendisinden bir parçayı nesneye bırakır. Nesne artık yalnızca nesne değildir; öznenin emeğinin, alışkanlığının ve tarihinin taşıyıcısı haline gelir.

Şairin "Bu kravat ben bağladıkça güzeldir." demesi tam da bunu anlatır. Çünkü kravat yalnızca kumaş değildir; yıllar boyunca aynı ellerin düğümlediği, aynı bedenin taşıdığı, aynı aynanın karşısında biçim verdiği bir jesttir. Özne, kendi yaşamını nesnelerin üzerine yazmıştır.

Dolayısıyla ölüm yalnızca bedenin ölümü değildir. Aynı zamanda öznenin nesneler üzerine bıraktığı bu canlı ilişkinin de kopuşudur.

Şairin korkusu işte tam burada başlar.

Çünkü ölümle birlikte nesneler yaşamaya devam edecektir.

Ama artık kendisi olmadan.

Şiirin ilk kıtasında dikkat çekici olan şey, ölümün neredeyse önemsizleştirilmesidir.

Ben ölürsem ölürüm bir şey değil;

Ne olursa garip eşyama olur.

Bu iki dize arasındaki karşıtlık şiirin bütün mantığını kurar. İlk dizede özne kendi ölümünü sıradanlaştırırken, ikinci dizede kaygı ansızın eşyalara yönelir. Sanki ölmek doğal bir olaydır; asıl felaket, geride kalan dünyanın başına gelecek olandır.

Burada Freud'un Yas ve Melankoli (1917) metni akla gelir. Freud, yasın yalnızca kaybedilen kişiye ilişkin olmadığını söyler. Yas, öznenin dünyasının yeniden örgütlenmesini gerektirir. Sevilen kişiyle birlikte, ona bağlanan bütün çağrışımlar, alışkanlıklar ve yatırımlar da çözülmeye başlar. Kayıp, yalnızca bir bedenin kaybı değildir; bütün bir anlam örgüsünün kaybıdır.

Ancak Cahit Sıtkı'nın şiiri Freud'un tarif ettiği yasın tersinden işler. Burada yas tutan geride kalanlar değildir. Yasını tutan, henüz ölmemiş olan öznenin kendisidir. Şair, ölümünü hayal ederek kendi ardından oluşacak boşluğu önceden deneyimler. Başka bir deyişle, ölüm gerçekleşmeden önce simgesel ölümünü düşünür.

Bu yüzden şiirdeki kaygı biyolojik değil, simgeseldir.

Özne kendisini değil, kendisini temsil eden dünyayı kaybetmekten korkmaktadır.

Bu nedenle hemen ardından şu sorular gelir:

Bir hayır sahibi çıkar mı dersin,

Mektuplarımı iade edecek?

Ya kitaplarım, ya şiir defterim?

Bu sorular ilk bakışta pratik görünür. Oysa hiçbirisi pratik değildir.

Şair "Eşyalarımı kim alacak?" diye sormaz.

"Mektuplarımı kim iade edecek?" diye sorar.

Çünkü mektup yalnızca bir nesne değildir.

Mektup, bir sesin yokluğunda varlığını sürdüren yazıdır.

Bir zamanlar iki özne arasında dolaşmış arzunun maddi biçimidir.

Kitaplar da öyledir.

Şiir defterleri de.

Bunlar, Cahit Sıtkı'nın yaşamını depolayan eşyalar değil; onun özne olarak kurulduğu simgesel ağın parçalarıdır.

Tam da burada Lacan'ın "özne gösteren tarafından temsil edilir" önermesi şiire yaklaşmanın anahtarı haline gelir. Lacan'a göre özne hiçbir zaman kendi başına var olmaz; her zaman başka bir gösteren karşısında bir gösteren tarafından temsil edilir (le sujet est représenté par un signifiant pour un autre signifiant). Başka bir deyişle, öznenin varlığı, bedeninden çok onu dolaşıma sokan gösterenler sayesinde mümkündür.

Bu açıdan bakıldığında Cahit Sıtkı'nın korkusu oldukça anlaşılır hale gelir.

Çünkü ölümle birlikte bedeni ortadan kalkacaktır; fakat mektuplar, kitaplar ve şiirler yaşamaya devam edecektir. Artık onları dolaşıma sokacak olan kendi arzusu değil, başkalarının bakışı olacaktır.

İşte şiirin en dramatik gerilimi burada ortaya çıkar.

Özne, kendi gösterenleri üzerindeki otoritesini kaybetmektedir.

Bu kaybın en çarpıcı ifadesi ise belki de yalnızca tek bir dizede toplanır:

Yanarım bakkal eline düşerse.

İlk okunuşta bu dize hafif ironik görünür. Fakat şiirin tamamı düşünüldüğünde son derece serttir.

"Bakkal" burada belirli bir meslek grubunu değil, simgesel değeri tanımayan bakışı temsil eder. Şairin yıllarca üzerine eğildiği şiir defteri, başkası için yalnızca eski kağıttan ibaret olabilir. Mektuplar, bir ilişki tarihinin izleri olmaktan çıkar; tartılacak kağıt parçalarına dönüşebilir.

Başka bir ifadeyle, kullanım değeri ile anlam değeri arasındaki bağ kopar.

Şairin korktuğu tam olarak budur.

Çünkü ölüm yalnızca bedeni değil, nesnelerin anlamını da başıboş bırakır.

Ve belki de şiirin en derin sorusu burada ortaya çıkar:

Bir nesneye anlamını veren gerçekten nesnenin kendisi midir, yoksa ona bakan öznenin arzusu mudur?

Bu soru bizi artık Derrida'nın miras ve iz (trace) düşüncesine götürmektedir. Çünkü ölümden sonra geriye kalan şey, hiçbir zaman olduğu gibi kalmaz; her miras, onu devralanın okumasıyla yeniden yazılır. Şairin kaygısı da tam burada yoğunlaşır: Geride bıraktığı nesneler yaşayacaktır, fakat artık onun anlamıyla değil, başkalarının vereceği anlamlarla. İşte "tereke" tam da bu yüzden yalnızca bir mal varlığı değil, yoruma açık bırakılmış bir izler bütünüdür.

Şiirin başlığı, metnin en önemli anahtarlarından biridir. "Tereke", gündelik dilde çoğu zaman ölen kişinin geride bıraktığı mal varlığı anlamında kullanılır. Hukuki açıdan ise tereke, mirasın paylaşılmasını mümkün kılan nesnelerin toplamıdır. Ancak Cahit Sıtkı'nın şiirinde tereke, ekonomik bir kategori olmaktan çıkar; simgesel bir meseleye dönüşür. Geride kalan şey, satılacak mallar değil, yaşanmış bir hayatın izleridir.

Tam da bu noktada Jacques Derrida'nın miras (héritage) üzerine geliştirdiği düşünceler şiire yeni bir derinlik kazandırır. Derrida'nın sıkça tekrarladığı bir ifade vardır:

"Bir miras asla verilmiş değildir; her seferinde yeniden üstlenilmesi gerekir."(Chaque héritage est à réaffirmer, à réinventer.)

Bu cümle özellikle Spectres de Marx'ta geliştirdiği temel düşüncenin özünü oluşturur. Miras, geçmişten bugüne değişmeden aktarılan bir nesne değildir; her kuşak onu yeniden seçer, yeniden yorumlar ve yeniden kurar. Miras almak, pasif bir teslim alma değil, aktif bir okuma edimidir.

İşte Cahit Sıtkı'nın kaygısı da tam burada başlar.

Çünkü öldükten sonra artık mektuplarını kendisi okuyamayacaktır.

Şiir defterlerini kendisi açıklayamayacaktır.

Kravatını neden öyle bağladığını anlatamayacaktır.

Artık bütün bunlar başkalarının yorumuna teslim olacaktır.

Bu nedenle şiirde korkulan şey ölüm değildir.

Kontrolün kaybıdır.

Özne, kendi yaşamı boyunca anlam verdiği nesnelerin artık kendi anlamıyla yaşamayacağını bilir.

Derrida'nın bütün metinlerinde dolaşan "iz" (trace) kavramı da burada belirleyici hale gelir. Derrida için hiçbir gösterge, hiçbir zaman tam anlamıyla kendisini taşımaz. Her gösteren, kendisinden önce gelen başka izlerin taşıyıcısıdır ve kendisinden sonra gelecek başka okumalara açıktır. İz, geçmişin donmuş kalıntısı değildir; sürekli ertelenen ve yeniden yazılan bir anlam hareketidir.

Bu bakımdan Cahit Sıtkı'nın mektupları da artık yalnızca mektup değildir.

Onlar, şairin yokluğunu taşıyan izlerdir.

Fakat bu izler artık şaire ait değildir.

İz, sahibini aşar.

Belki de şiirin en acı gerçeği budur.

Özne öldüğünde beden ortadan kalkar; fakat iz yaşamaya devam eder. Ancak yaşamaya devam eden artık öznenin kendisi değildir. Yaşayan, onun başkaları tarafından yeniden okunacak olan izidir.

Bu yüzden şiirde geçen şu soru olağanüstü önemlidir:

Bir hayır sahibi çıkar mı dersin,Mektuplarımı iade edecek?

Bu soru yalnızca mektupların sahibine ulaşmasıyla ilgili değildir.

Asıl soru şudur:

Benim sözüm bana geri dönebilecek mi?

Derrida'nın gösterdiği gibi bunun cevabı olumsuzdur.

Çünkü yazı, yazıldığı anda yazarı terk eder.

Bu düşünceyi Derrida, La Carte Postale ve daha önce "Signature, événement, contexte" başlıklı metninde ayrıntılı biçimde geliştirir. Yazının temel özelliği, yazarının yokluğunda da dolaşıma girebilmesidir. Bir metin, yazarı öldükten sonra da okunabilir; hatta tam da bu nedenle yazıdır. Eğer anlam yalnızca yazarı hayattayken mümkün olsaydı, hiçbir metin gerçek anlamda yazı olamazdı.

Cahit Sıtkı'nın korkusu tam da bu paradoksu sezmesidir.

Mektupları yaşamaya devam edecektir.

Ama artık kendisi olmadan.

Şiir defteri okunacaktır.

Ama artık onun sesiyle değil.

Bu yüzden "tereke", yalnızca geride bırakılan nesnelerin listesi değildir.

Tereke, anlamın sahibini kaybetmesidir.

Arşiv Ateşi: Korumak mı, Kaybetmek mi?

Derrida'nın Mal d'Archive (Archive Fever) adlı kitabı burada şiire başka bir kapı açar. Derrida, arşivin yalnızca korumak için kurulmadığını söyler. Arşiv aynı zamanda unutmanın da mekânıdır. Çünkü bir şeyi arşive kaldırdığımız anda onu gündelik dolaşımdan çıkarırız. Arşiv, hafızayı güvence altına alırken aynı zamanda canlılığını da elinden alır.

Şairin şiir defterlerine duyduğu kaygı bu nedenle yalnızca fiziksel bir kayıp korkusu değildir. Onları koruyacak birinin çıkmasını istemesi, aslında onların yaşamaya devam etmesini istemesidir. Fakat tam da burada çözülmesi mümkün olmayan bir çelişki doğar.

Korunan her şey, aynı zamanda müzeleştirilir.

Saklanan her şey, yaşamın içinden çekilir.

Arşiv, nesneyi korur; ama onun dolaşımını değiştirir.

Dolayısıyla Cahit Sıtkı'nın şiiri bize şu soruyu bırakır:

Bir insan gerçekten geride ne bırakabilir?

Eşyalarını mı?

Yoksa yalnızca başkalarının yeniden kuracağı izleri mi?

İlk bakışta bu dizeler narsistik bir övünme gibi okunabilir:

Bu kravat ben bağladıkça güzeldir;Bu şapkayı kimse böyle giyemez.

Oysa dikkat edildiğinde şair, "En güzel kravat benimdir." demez. "En iyi şapkayı ben seçtim." de demez. Vurguladığı şey nesnenin niteliği değil, onu kullanan öznenin tekilliğidir.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü burada mesele, güzel bir kravat sahibi olmak değil; kravatın, onu bağlayan bedenle birlikte anlam kazanmasıdır.

Hegel'in Tin Fenomenolojisinde geliştirdiği düşünce tam da bu noktada şiire ışık tutar. İnsan, doğaya yalnızca dışarıdan müdahale eden bir varlık değildir. Emek aracılığıyla dünyayı dönüştürürken aynı zamanda kendisini de dışsallaştırır. Yaptığı masa, işlediği taş, yazdığı kitap ya da her gün düğümlediği kravat, artık yalnızca dışsal nesneler değildir; öznenin kendi tarihinin taşıyıcılarıdır.

Bu nedenle insan, yaptığı şeylerde kendisini tanır.

Nesne artık yalnızca nesne değildir.

Kendisinden bir parçanın dışarıdaki varlığıdır.

Şairin "Bu kravat ben bağladıkça güzeldir." demesi de tam olarak bunu anlatır. Kravatın güzelliği biçiminde değil, yıllar boyunca aynı hareketin tekrar edilmesindedir. Aynı düğüm, aynı el hareketi, aynı sabah ritüeli...

Bu tekrarlar sonunda kravat, kumaş olmaktan çıkar.

Bir yaşamın biçimine dönüşür.

Dolayısıyla ölüm, yalnızca bedenin ölümü değildir.

Bu jestlerin de yarıda kalmasıdır.

Şiirde öznenin kaygısı tam olarak budur.

Öldüğünde kravat yaşamaya devam edecektir.

Fakat artık onu bağlayan o hareket olmayacaktır.

Şapkanın formu değişmeyecektir.

Ama onu taşıyan baş değişecektir.

İşte bu yüzden şiir, eşyanın geleceğini düşünmektedir.

Çünkü özne bilir ki, kendi ölümünden sonra nesneler var olmaya devam edecektir; ancak artık onları kendi tekilliğiyle birleştiren ilişki kopmuştur.

Tam bu noktada Lacan'ın özne kuramı devreye girer.

Lacan için özne hiçbir zaman kendi kendisinin tam sahibi değildir. Özne, gösterenler ağı içinde temsil edilir ve bu temsil hiçbir zaman tamamlanmaz. "Ben" dediğimiz şey, sürekli ertelenen ve başkalarının dili içinde kurulan bir etkidir. Bu nedenle öznenin tekilliği de doğrudan bedeninde değil, bedenin kurduğu simgesel ilişkilerde ortaya çıkar.

Cahit Sıtkı'nın eşyaları tam da böyle çalışır.

Kravat yalnızca bir aksesuar değildir.

Şapka yalnızca bir giysi değildir.

Mektuplar yalnızca yazılar değildir.

Bunların her biri, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin düğüm noktalarıdır.

Lacan'ın "objet petit a" kavramını burada doğrudan kullanmak dikkat gerektirir. Çünkü şiirde söz konusu olan nesneler, arzunun nedeni olan nesneler değil; daha çok arzunun izlerini taşıyan, öznenin yatırımıyla yüklenmiş nesnelerdir. Onlar, öznenin yaşamının tortusunu üzerinde taşıyan maddi kalıntılardır. Başka bir ifadeyle, şiirin eşyaları eksikliği doldurmaz; eksikliğin çevresinde dolaşmış bir yaşamın tanıklarıdır.

Bu nedenle şiirin son dizesi beklenmedik bir ağırlık kazanır:

Bu şapkayı kimse böyle giyemez.

Burada dile gelen şey, "Kimse benim kadar şık olamaz." değildir.

Şair, çok daha sarsıcı bir hakikati dile getirir:

Hiç kimse benim yerime yaşayamaz.

Çünkü tekillik taklit edilemez.

Bir jest öğrenilebilir.

Bir düğüm tekrar edilebilir.

Bir şapka aynı açıyla takılabilir.

Ama o jesti anlamlı kılan yaşam yeniden üretilemez.

İşte şiirin gerçek yas duygusu burada ortaya çıkar.

Yas, nesnelerin kaybı değildir.

Nesneler kalacaktır.

Yas, onları biricik kılan öznenin artık geri dönemeyecek olmasıdır.

Kim Miras Kalır?

Tereke şiiri üzerine düşünmeye başladığımızda ilk bakışta geride kalan eşyalarla karşılaşırız. Mektuplar, kitaplar, şiir defterleri, kravat, şapka... Fakat şiirin sonuna doğru fark edilen şey şudur: Cahit Sıtkı aslında hiçbir zaman bu nesnelerden söz etmemektedir. O, nesnelerin içinde yaşamaya devam edecek olan kendisinden söz etmektedir.

Bu nedenle şiirin temel sorusu "Geride hangi eşyalar kalacak?" değildir.

Asıl soru şudur:

İnsan öldüğünde gerçekten geride ne kalır?

Bu soru felsefe tarihinin en eski sorularından biridir. Ancak Cahit Sıtkı'nın verdiği cevap şaşırtıcıdır. Çünkü şair ne ruhun ölümsüzlüğünden söz eder ne de biyolojik ölümün kaçınılmazlığından. Onun ilgisini çeken şey çok daha dünyevi görünen ama çok daha sarsıcı olan bir meseledir: Bir insanın yaşamı, kullandığı nesnelerin içine ne ölçüde siner?

Bu soruya Hegel, Freud, Lacan ve Derrida farklı kavramlarla yaklaşırlar; fakat hepsi aynı noktada buluşur.

Hegel için insan, emeği aracılığıyla kendisini dünyanın içine yerleştirir. Freud için özne, yatırımlarını nesnelere dağıtır ve kayıp bu yatırımların çözülmesiyle yaşanır. Lacan için özne, gösterenler aracılığıyla temsil edilir; hiçbir zaman kendisine tam olarak sahip değildir. Derrida ise her iz'in, sahibinden bağımsız bir geleceğe sahip olduğunu gösterir.

Bu düşünceler birlikte okunduğunda Tereke şiiri bambaşka bir anlam kazanır.

Şair aslında şunu sezmektedir:

Ölüm, bedenin sona ermesi değildir. Ölüm, insanın kendi izleri üzerindeki egemenliğini kaybetmesidir.

İnsan yaşarken mektuplarını kime yazacağını seçebilir.

Şiirlerini nasıl yayımlayacağını seçebilir.

Şapkasını nasıl takacağını seçebilir.

Kravatını nasıl bağlayacağını seçebilir.

Fakat öldüğü anda bütün bu seçimler sona erer.

Artık mektupları başkaları okuyacaktır.

Şiirlerini başkaları yorumlayacaktır.

Kravatını başkası bağlayacaktır.

Şapkasını başkası giyecektir.

Başka bir ifadeyle özne, kendi gösterenlerinin efendisi olmaktan çıkar.

Tam da burada Derrida'nın "iz" kavramı yeniden önem kazanır. Derrida, izin geçmişe ait donmuş bir kalıntı olmadığını söyler. İz, her zaman geleceğe açıktır; her yeni okumada yeniden anlam kazanır. Bu nedenle miras hiçbir zaman yalnızca devredilen bir şey değildir. Miras, her kuşakta yeniden kurulur.

Cahit Sıtkı'nın korkusu da budur.

Çünkü o bilir ki mektupları yaşayacaktır.

Fakat artık onun anlamıyla değil.

Onun şiir defteri okunacaktır.

Fakat artık onun sesiyle değil.

Şapkası takılacaktır.

Fakat artık onun başında değil.

Dolayısıyla şiirin en dokunaklı tarafı, ölüm korkusu değildir.

Kendi anlamının başkasına bırakılmasının yarattığı huzursuzluktur.

Bu nedenle şiirin başındaki ilk dizeyi artık başka türlü okuruz:

Ben ölürsem ölürüm bir şey değil...

Bu cümle ölümün küçümsenmesi değildir.

Aksine, ölümün kaçınılmazlığının kabulüdür.

Asıl trajedi ikinci dizede başlar:

Ne olursa garip eşyama olur.

Çünkü şair için eşya, hiçbir zaman yalnızca eşya değildir.

Her nesne, bir yaşamın tortusudur.

Bir bakışın izidir.

Bir alışkanlığın biçimidir.

Bir arzunun maddi kalıntısıdır.

Bu yüzden şiirin sonundaki şu dize, ilk bakışta olduğundan çok daha ağırdır:

Bu şapkayı kimse böyle giyemez.

Burada dile gelen şey estetik üstünlük değildir.

Bu cümle, insan varoluşunun belki de en temel hakikatlerinden birini dile getirir.

Hiç kimse bir başkasının yaşamını tekrar edemez.

Her özne, kullandığı nesnelerin içine kendi zamanını, bedenini, sesini ve arzusunu bırakır. Aynı kravat yeniden bağlanabilir; aynı kitap yeniden okunabilir; aynı şapka yeniden takılabilir. Fakat onları bir zamanlar anlamlı kılan öznel tarih yeniden üretilemez.

Belki de bu nedenle Tereke, ölüm üzerine yazılmış bir şiirden çok, tekillik üzerine yazılmış bir şiirdir.

Ölüm, burada son değildir.

Son olan, belirli bir bedenin dünyayla kurduğu geri döndürülemez ilişkidir.

Ve tam da bu nedenle Cahit Sıtkı'nın şiiri, hukuki anlamdaki "tereke"yi aşarak bize başka bir miras bırakır:

İnsan öldüğünde geride yalnızca eşyalarını bırakmaz.

Dünyaya dokunma biçimini bırakır.


 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Benimle hulya.filipov@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

 


Yüz yüze & Online

Şişli/ İstanbul

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Facebook
  • Twitter

© 2018 Hülya Filipov . Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page