top of page

Romain Gavras’ın Storm Klibine Lacancı ve Derridacı Bir Yaklaşım

  • 7 saat önce
  • 10 dakikada okunur


Storm: Ritüel, Bakış ve Öteki’nin Yokluğu


Storm, ilk bakışta güçlü estetiğiyle öne çıkan bir müzik videosu gibi görünür. Ancak klibin etkisi, görsel kompozisyonunun ötesinde, izleyicide bıraktığı uzun süreli tekinsizlik hissinde yatar. Klip sona erdiğinde akılda kalan belirli bir anlatı değil; açıklanması güç bir atmosferdir. Bu atmosfer, yalnızca şiddetin ya da gençlik isyanının estetikleştirilmesinden kaynaklanmaz. Romain Gavras, geleceği temsil eden bir distopya kurmaktan çok, bugünün erkeklik biçimlerini, dijital aidiyetlerini ve yalnızlık deneyimlerini birkaç adım ileri taşıyan kapalı bir evren inşa eder. Bu nedenle Storm, geleceğe ilişkin bir öngörü olmaktan çok, içinde yaşadığımız simgesel düzenin yoğunlaşmış bir görüntüsü olarak okunabilir.


Klip 2034 yılında geçmesine rağmen geleceğe ilişkin alışıldık görsel kodların neredeyse tamamından kaçınır. Bilimkurgu sinemasının sıkça başvurduğu teknolojik fetişler, dijital ekranlar, yapay zekalar ya da hiper-modern kent manzaraları burada yoktur. Gelecek, teknolojik bir ilerleme olarak değil; duygunun yokluğu ile temsil edilir. Taş okul binası, yatakhaneler, koridorlar ve üniformalar belirli bir tarihsel döneme ait olmaktan çok zamansız bir yapı oluşturur. Böylece okul, geçmiş ile gelecek arasında asılı duran bir mekana dönüşür. Storm’un 2034 yılı, henüz gelmemiş bir zaman değil, bugünün biraz daha yoğunlaşmış halidir.


Bu nedenle klibi yalnızca genç erkeklerin şiddet eğilimleri üzerinden okumak eksik kalacaktır. Burada temsil edilen şey tek tek karakterlerin psişik halleri değildir; onları birbirine bağlayan yapıdır. Jacques Lacan’ın özne kuramı tam da bu noktada önemli bir imkan sunar. Lacan’a göre özne, kendi içine kapalı bir bilinçten değil, önceden var olan simgesel düzen içerisinde dolaşan gösterenler aracılığıyla kurulur. “Le signifiant représente le sujet pour un autre signifiant” (“Gösteren, özneyi başka bir gösteren için temsil eder.”) sözü, bu kuramın en özlü ifadelerinden biridir. Özneyi belirleyen şey, sahip olduğu içsel özelliklerden çok, içinde yer aldığı gösteren zinciridir.


Storm’un okulunda da bireylerden çok gösterenler dolaşmaktadır. Üniforma, sigara, yumruk, ritim, bağırış, disiplin, toplu hareket ve tekrar… Bunların hiçbiri yalnızca dekoratif ayrıntılar değildir. Bunlar, okulun simgesel ekonomisini kuran temel gösterenlerdir. Çocuklar birbirleriyle konuşmaktan çok aynı jestleri tekrar eder; birbirlerini anlamaktan çok aynı ritim içinde hareket ederler. Bu nedenle okul, eğitim veren bir kurum olmaktan çıkar; özneyi sürekli aynı hareketleri yeniden üretmeye çağıran kapalı bir söylem alanına dönüşür.


Lacan XVII. Seminer’de söylemi yalnızca dilsel bir olgu olarak değil, özneler arasındaki bağı düzenleyen bir yapı olarak tanımlar. Söylem, bireylerin ne düşündüğünü açıklamaz; onları hangi ilişki biçimleri içine yerleştirdiğini gösterir. Bu açıdan bakıldığında Storm’un okulunda işleyen şey de tam anlamıyla kapalı bir söylemdir. Her beden aynı ritim içinde hareket eder, aynı jestleri tekrarlar ve aynı gösterenleri dolaşıma sokar. Öznenin tekilliği giderek silinirken, geriye kolektif bir beden kalmaya başlar. Klibin sonunda koreografinin ulaştığı birlik, bu dönüşümün en görünür anıdır. Başlangıçta birbirine çarpan bedenler, finalde tek bir organizma gibi hareket etmeye başlar. Kaos ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir.


Tam da bu noktada dikkat çekici olan, okulun giderek dijital çağın kendisine benzemeye başlamasıdır. Storm’un okulu, internet gibi çalışan kapalı bir sistemdir. Dışarıdan yeni bir gösterenin girmediği, aynı imgelerin ve aynı davranışların sürekli yeniden üretildiği bir yankı odasıdır. Burada çocuklar birbirlerinden kaçamazlar; çünkü her biri diğerinin aynasına dönüşmüştür. Sürekli çevrim içi olmanın yarattığı görünürlük, burada sürekli birbirinin bakışı altında bulunmaya dönüşür. Yakınlık kurulamaz; yalnızca aynı gösterenler sonsuz biçimde tekrar edilir.


İşte bu nedenle Storm’un yarattığı huzursuzluk yalnızca şiddetten kaynaklanmaz. Klip, öznenin giderek kendi tekilliğini kaybettiği, kolektif ritimler içinde eridiği bir dünyanın görüntüsünü üretir. Asıl tekinsizlik de burada ortaya çıkar.


Storm’un en rahatsız edici özelliklerinden biri, kadın karakterlerin yokluğu değildir; kadınlığın bir imkan olarak dahi ortadan kalkmış olmasıdır. Klipte anne yoktur, öğretmen yoktur, sevgili yoktur. Kadın yalnızca fiziksel olarak değil, simgesel olarak da sahneden çekilmiş gibidir. Geriye kalan yalnızca erkek bedenleridir: birbirine çarpan, bağıran, sigara içen, dövüşen, kusan ve sonunda aynı ritim içinde hareket etmeye başlayan erkek bedenleri. Bu nedenle okul, bir eğitim kurumundan çok, kendi üzerine kapanmış bir erkeklik laboratuvarı izlenimi verir.


Bu eksiklik yalnızca anlatısal bir tercih değildir; klibin bütün atmosferini kuran temel koşullardan biridir. Çünkü kadının yokluğu, aynı zamanda dışarıdan gelebilecek farklı bir ilişkinin de yokluğu anlamına gelir. Dünya yalnızca erkekler arasında dolaşan jestler, bakışlar ve güç gösterileriyle örülmeye başlar. Yakınlık vardır, fakat şefkat yoktur. Dayanışma vardır, fakat kırılganlık yoktur. Aynı ritim paylaşılır, ancak hiçbir zaman gerçek bir karşılaşma gerçekleşmez.


Tam da burada Lacan’ın XX. Semineri’nde dile getirdiği ünlü önerme hatırlanabilir:


“Il n’y a pas de rapport sexuel.”

“Cinsel ilişki diye bir şey yoktur.” (Seminer XX, Encore, 1972-1973)


Bu ifade çoğu zaman yanlış biçimde kadın ile erkek arasında ilişkinin mümkün olmadığı şeklinde yorumlanır. Oysa Lacan’ın kastettiği şey çok daha yapısaldır. Önceden verilmiş, eksiksiz, simetrik ve birbirini tamamlayan bir ilişki formülü yoktur. Arzu, hiçbir zaman iki özne arasında kusursuz bir uyum üretmez; her ilişki eksiklik tarafından yapılandırılır.


Storm’da dikkat çekici olan ise bu yapısal eksikliğin kadın figürünün silinmesiyle ortadan kalkmamasıdır. Tam tersine, eksiklik daha da görünür hale gelir. Kadının yokluğu erkek topluluğunu tamamlanmış bir bütün haline getirmez; aksine, aynı boşluğun etrafında durmaksızın dönen kapalı bir devre yaratır. Bu nedenle klipteki kolektiflik, bir birlik duygusundan çok, ortak bir eksiklik etrafında örgütlenmiş görünür.


Bu durum özellikle grup sahnelerinde belirginleşir. Erkek çocukları sürekli birlikte hareket ederler; ancak bu birliktelik karşılıklı bir tanıma üretmez. Her beden diğerinin hareketini tekrar eder, fakat hiçbiri diğerine ulaşamaz. Bu nedenle Storm’daki topluluk, klasik anlamda bir kardeşlik ya da dostluk topluluğu değildir. Daha çok aynı gösterenlerin dolaşımı içinde birbirini yeniden üreten bedenlerden oluşan kapalı bir sistemdir.


Lacan’ın XI. Seminer’de geliştirdiği bakış kuramı bu sahneleri farklı biçimde düşünmeyi mümkün kılar. Lacan şöyle yazar:


“Je ne vois que d’un point, mais dans mon existence je suis regardé de partout.”

“Ben yalnızca bir noktadan görürüm; ama varlığım boyunca her yerden bakılanımdır.” (Seminer XI, Les quatre concepts fondamentaux de la psychanalyse, 1964)


Bakış burada biyolojik görme edimi değildir; öznenin kendisini her zaman Öteki’nin alanında bulmasıdır. Storm’un okulunda da çocuklar sürekli birbirlerinin bakışı altında yaşarlar. Üniforma, disiplin, kavga, sigara, beden gösterisi… Bunların tamamı başkasının bakışı için icra edilen performanslara dönüşür. Kimse yalnız değildir; ama hiç kimse gerçekten görülmez. Herkes görünmek zorundadır.


Bu nedenle klibin atmosferi günümüz dijital kültürüyle şaşırtıcı ölçüde örtüşür. Sosyal medya, forumlar, çevrim içi oyun toplulukları ya da kapalı dijital ağlar da benzer bir görünürlük ekonomisi üretir. Özne sürekli başkasının bakışı altında var olur; ancak bu bakış hiçbir zaman tanınma ya da yakınlık üretmez. Görünürlük arttıkça yalnızlık da derinleşir.


Storm’un erkek topluluğu tam da böyle işler. Birbirlerinden ayrılamazlar; çünkü her biri diğerinin aynasına dönüşmüştür. Fakat bu aynalanma, Lacan’ın ayna evresindeki kurucu özdeşleşmeden farklı olarak, bütünlük hissi üretmez. Tam tersine, aynı eksikliği sürekli yeniden dolaşıma sokar. Bu yüzden klip boyunca tekrar eden ritimler yalnızca koreografik değildir; aynı zamanda simgesel bir tekrarın görüntüsüdür. Her hareket, eksik kalan aynı ilişkinin yeniden sahnelenmesidir.


İşte bu nedenle Storm’un yarattığı huzursuzluk şiddetten değil, eksikliğin hiçbir zaman kapanmamasından doğar. Klipte dolaşan şey yalnızca erkek bedenleri değildir; onların etrafında dönmeye devam eden ortak bir boşluktur.


Storm’un ikinci yarısında belirgin bir kırılma yaşanır. İlk bölüm boyunca birbirine çarpan, kavga eden, bağıran ve dağınık görünen bedenler, giderek ortak bir ritim içinde hareket etmeye başlar. Anlatının merkezini oluşturan olaylar geri çekilir; yerini bedenlerin hareketi alır. Bu nedenle klibin finali, dramatik çözümden çok koreografik bir yoğunlaşma olarak işler. Görüntü artık bir hikaye anlatmaz; bedensel bir düzen kurar.


Final sahnesi bu dönüşümün en belirgin örneğidir. İlk bakışta sıradan bir okul fotoğrafını andıran kompozisyon, birkaç saniye içinde bütünüyle değişir. Öğrenciler aynı anda hareket etmeye başlar. Omuzların eşzamanlı düşmesi, başların geriye atılması ve bedenlerin dalga gibi birbirini izlemesi, bireysel jestlerin toplamı değildir. Klip boyunca dağınık görünen enerji ilk kez ortak bir biçim kazanır. Kaos ortadan kalkmaz; ritüele dönüşür.


Damien Jalet’nin koreografisi tam da bu nedenle yalnızca estetik bir tercih değildir. Hareket burada karakterlerin iç dünyasını ifade etmez; onları tek bir bedensel düzene yerleştirir. İzleyici, birbirinden bağımsız genç erkekleri değil, tek bir organizma gibi davranan kolektif bir bedeni izlemeye başlar.


Jacques Lacan, XVII. Seminer’de söylemi yalnızca dil aracılığıyla kurulan bir ilişki olarak değil, bedenleri belirli konumlara yerleştiren bir düzen olarak ele alır. Söylem, öznenin ne düşündüğünü değil, onun hangi ilişki biçimi içinde hareket ettiğini belirler. Bu nedenle söylem konuşmadan önce işler; bireylerden önce onların yerini tayin eder. Storm’un okulunda da işleyen tam olarak böyle bir düzendir. Erkek çocukları ortak bir düşünceyi paylaşmak zorunda değildir; aynı söylem içinde yer almaları yeterlidir. Bu yüzden jestleri, bakışları ve hareketleri giderek birbirine benzemeye başlar.


Koreografinin yarattığı en güçlü etki de burada ortaya çıkar. Hareket artık bireysel değildir. Her beden diğerinin hareketini tamamlar; hiçbir jest tek başına anlam taşımaz. Böylece özne, yerini ortak bir ritme bırakmaya başlar. Klip boyunca defalarca karşılaşılan kavga, bağırış ve fiziksel taşkınlık, finalde disipline edilmiş bir bedensel birlik haline gelir. Ancak bu birlik, huzur duygusu üretmez. Tam tersine, izleyiciyi rahatsız eden de budur. Çünkü kolektif beden ne kadar kusursuz görünürse, tekil özne de o ölçüde görünmez hale gelir.


Bu noktada Lacan’ın jouissance kavramı önemli bir açıklık sağlar. Lacan için jouissance, yalnızca haz değildir; haz ilkesini aşan, özneyi kendi sınırına kadar götüren yoğun bir deneyimdir. Beden, kimi zaman tam da bu nedenle tekrar eden hareketlerin, zorlayıcı ritimlerin ve sınırı aşan deneyimlerin içine çekilir. Storm’da görülen toplu hareketler de yalnızca estetik bir koreografi olarak değil, ortak bir jouissance ekonomisinin görüntüsü olarak okunabilir. Çocuklar birlikte hareket ettikleri için güçlü değildir; aynı yoğunluğu birlikte tekrar ettikleri için birbirlerine bağlanırlar.


Bu nedenle Storm’daki topluluk klasik anlamda politik ya da ahlaki bir topluluk değildir. Onları bir araya getiren ortak bir ideal ya da ortak bir gelecek tasarısı yoktur. Bağ, ortak bir anlamdan değil, ortak bir ritimden doğar. Dayanışma, konuşarak değil; aynı bedensel tekrarın içinde kalarak kurulur. Klibin en çarpıcı tarafı da budur: dil geri çekildikçe beden konuşmaya başlar.


Bu durum günümüz dijital kültürüyle birlikte düşünüldüğünde daha da dikkat çekici hale gelir. İnternet çağında topluluklar giderek ortak düşünceler etrafında değil, ortak tekrarlar etrafında oluşmaktadır. Aynı görüntülerin paylaşılması, aynı jestlerin yeniden üretilmesi, aynı öfkenin dolaşıma sokulması ya da aynı estetik kodların benimsenmesi, yeni aidiyet biçimleri üretmektedir. Storm’un okulunda da benzer bir süreç işler. Erkek çocuklarını birbirine bağlayan şey, birbirlerini tanımaları değildir; aynı ritmin içinde kaybolmalarıdır.


Bu nedenle final koreografisi yalnızca güzel tasarlanmış bir dans sahnesi değildir. Aynı zamanda bireyselliğin yerini tekrarın aldığı bir toplumsal formun görüntüsüdür. Romain Gavras’ın gösterdiği gelecek, daha fazla teknolojiye sahip bir dünya değil; bedenlerin giderek aynı hareketi yeniden üretmeye başladığı bir dünyadır.


Tam da bu noktada Jacques Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri (Spectres de Marx) adlı eserinde geliştirdiği musallat olma (hauntology) düşüncesi Storm’un zaman anlayışını yeniden düşünmeyi mümkün kılar. Çünkü klip, geleceği temsil etmekten çok, henüz gelmemiş olanın bugünün içine nasıl sızdığını göstermektedir.


Storm’un 2034 yılında geçmesi ilk bakışta klibi klasik bir gelecek tasarımı gibi göstermeye müsaittir. Ancak dikkatle bakıldığında Romain Gavras’ın geleceğe ilişkin neredeyse hiçbir teknolojik gösterene başvurmadığı görülür. Ne bilimkurgu estetiği ne de teknolojik ilerleme fikri anlatının merkezindedir. Bunun yerine izleyici, bugünün dünyasına fazlasıyla benzeyen, yalnızca duygusal yoğunluğu artmış bir evrenle karşılaşır. Gelecek burada yeni bir zaman değildir; bugünün kendi içine doğru katlanmış halidir.


Tam da bu nedenle Storm’u distopik bir gelecek anlatısından çok, bugünün musallat olmuş görüntüsü olarak okumak mümkündür.


Jacques Derrida, Spectres de Marx’ta zamanı doğrusal bir ilerleme olarak düşünmenin yetersiz olduğunu ileri sürer. Ona göre gelecek, henüz gelmemiş olduğu halde şimdiyi belirlemeye başlayan bir hayalet gibi işler. Gelecek bazen yaşanacak olan değildir; çoktan dolaşmaya başlamış olandır. Derrida bunu şu sözlerle ifade eder:


“Le spectre est de l’avenir, il est toujours à venir.”

“Hayalet geleceğe aittir; her zaman gelmekte olandır.”

(Spectres de Marx, 1993)


Burada söz konusu olan, basitçe geleceğin beklenmesi değildir. Derrida’nın “hayalet” dediği şey, henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen şimdiki zamanı örgütlemeye başlayan bir varlıktır. Gelecek, bugünün dışından gelmez; bugünün içine yerleşerek onu dönüştürmeye başlar.


Storm’un yarattığı huzursuzluk da tam olarak buradan doğar. Klip, “2034’te bunlar yaşanacak” demez. Tam tersine, izleyiciyi çok daha rahatsız edici bir ihtimalle karşı karşıya bırakır: Belki de bunlar çoktan başlamıştır.


Bu nedenle okulun zamansız görünmesi rastlantısal değildir. Taş duvarlar, eski üniformalar, yatakhaneler ve klasik okul mimarisi geleceğin dekoru değildir. Onlar, zamanın askıya alınmasını sağlayan sahnelerdir. Storm’da gelecek hiçbir zaman tam olarak gelmez; yalnızca bugünün üzerine çöker.


İşte bu yüzden klip boyunca hissedilen tekinsizlik yalnızca şiddetten kaynaklanmaz. Asıl tekinsiz olan, izleyicinin gördüğü dünyanın yabancı olmamasıdır. Storm, tanımadığımız bir gelecek göstermediği için rahatsız eder; zaten tanıdığımız dünyanın biraz daha yoğunlaşmış halini gösterdiği için rahatsız eder.


Kadın figürünün giderek dijital bir imgeye dönüşmesi, erkek yakınlığının ortak öfke ve ritüeller üzerinden kurulması, internet topluluklarının yeni aidiyet biçimleri üretmesi ve yalnızlığın kolektifleşmesi… Bunların hiçbiri klipte açıklanmaz. Romain Gavras herhangi bir politik tez ileri sürmez. Bunun yerine bütün bu dönüşümleri atmosfer düzeyinde duyumsatır. İzleyici önce hisseder, sonra düşünmeye başlar.


Bu yönüyle Storm’un okulu, yalnızca bir okul değildir; aynı zamanda kapalı bir dolaşım alanıdır. Aynı imgelerin, aynı jestlerin ve aynı öfkelerin durmaksızın yeniden üretildiği bir yankı odasıdır. Çocuklar birbirlerinden uzaklaşamazlar; çünkü her biri diğerinin bakışını ve hareketini yeniden üretmektedir. Bu tekrarın içinde bireysel farklılık giderek silinirken, ortak ritim topluluğun temel bağı haline gelir.


Lacan’ın gösteren zincirine ilişkin düşünceleri ile Derrida’nın musallat olma kavramı burada beklenmedik biçimde kesişir. Çünkü Storm’da dolaşan şey yalnızca bedenler değildir; aynı zamanda durmaksızın tekrar eden gösterenlerdir. Üniforma, sigara, yumruk, ritim, bağırış, koreografi… Bunların her biri yeni bir anlam üretmekten çok, aynı simgesel düzeni yeniden kurar. Gelecek de tam bu tekrarın içinde belirir. Yeni olan, bütünüyle farklı bir dünya değildir; aynı yapının daha yoğun, daha kapalı ve daha törensel biçimde geri dönüşüdür.


Bu nedenle Storm’un finali yalnızca estetik olarak etkileyici bir koreografi değildir. Aynı zamanda henüz tamamlanmamış bir toplumsal biçimin provası gibi görünür. Bir dans gösterisinden çok, yaklaşmakta olan bir düzenin ilk hareketlerini izleriz. İzleyiciyi rahatsız eden de tam olarak budur. Çünkü final, “bir gün böyle olacağız” demez; sessizce şunu ima eder: Belki de çoktan böyle hareket etmeye başladık.


Storm’un son sahnesi ilk bakışta yalnızca etkileyici bir koreografi olarak görülebilir. Oysa klibin bütün gerilimi tam da bu görüntüde düğümlenir. Başlangıçta birbirine çarpan, kavga eden ve dağınık görünen bedenler, finalde aynı ritim içinde hareket etmeye başlar. Kaos ortadan kalkmaz; biçim değiştirir. Şiddet kaybolmaz; koreografiye dönüşür. Bireysel jestler silinirken ortak bir beden ortaya çıkar.


Tam da bu noktada Lacan’ın arzunun yapısına ilişkin önermesi yeniden hatırlanabilir:


“Le désir de l’homme est le désir de l’Autre.”

“İnsanın arzusu, Öteki’nin arzusudur.” (Le Séminaire, Livre XI)


Bu önerme, çoğu zaman öznenin başkasının sahip olduğu nesneyi arzuladığı biçiminde anlaşılır. Oysa Lacan’ın vurguladığı şey çok daha radikaldir. Arzu hiçbir zaman bütünüyle bireysel değildir. Öznenin arzusu her zaman Öteki’nin alanı içinde kurulur; özne neyi arzulayacağını da, nasıl arzulayacağını da simgesel düzen içerisinde öğrenir. Arzu, en başından itibaren dolaşımdadır.


Storm’un finali tam da bu dolaşımı görünür hale getirir. Hareket eden yalnızca bedenler değildir; onları birbirine bağlayan aynı arzu ekonomisidir. Kimse grubu yönetmez. Kimse diğerlerinden bütünüyle ayrılmaz. Lean’in merkezdeki donukluğu da bu nedenle dikkat çekicidir. Hareketin nedeni gibi görünür; fakat hareketin sahibi değildir. O da aynı dolaşımın içindedir. Merkez, dolu bir merkez değil, etrafında sürekli dönülen bir boşluktur.


Bu boşluk yazının başından beri izlediğimiz bütün sahneleri yeniden anlamlandırır. Kadınların yokluğu, okulun zamansızlığı, interneti andıran kapalı yapı, ritüelleşen şiddet ve tekrar eden koreografi… Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değildir. Hepsi aynı simgesel ekonominin farklı görünümleridir. Storm’un rahatsız edici gücü de tam burada ortaya çıkar. Klip geleceği temsil etmez; bugünün tekrarlarını görünür kılar.


Bu nedenle Storm’u yalnızca erkeklik üzerine yapılmış bir klip olarak okumak yeterli değildir. Aynı zamanda çağdaş öznenin içinde bulunduğu dolaşımı da gösterir. Sürekli görünmek zorunda olan, başkalarının bakışı altında varlığını sürdüren, aynı imgeleri ve aynı jestleri tekrar ederek aidiyet kurmaya çalışan bir özne… Romain Gavras bu dünyayı açıklamaz; yalnızca görüntüsünü üretir.


Belki de bu yüzden klip sona erdiğinde akılda kalan şey bir hikaye değildir. Geriye kalan, dağılmayan bir histir. Çünkü Storm’un kurduğu atmosfer henüz gerçekleşmemiş bir geleceğe ait değildir. O atmosfer, çoktan yaşamaya başladığımız dünyanın ritmini taşımaktadır.


Eğer Lacan öznenin her zaman Öteki’nin gösterenleri içinde kurulduğunu gösterdiyse, Derrida da henüz gelmemiş olanın bugünü çoktan biçimlendirmeye başladığını düşünmeye davet eder. Storm’un rahatsız edici gücü belki de bu iki hareketin kesiştiği yerde ortaya çıkar. Burada özne, başkalarının bakışı içinde kurulurken; gelecek de henüz gelmeden bugünün içine yerleşmektedir. Finalde aynı ritmi tekrar eden bedenler yalnızca bir koreografiyi değil, çoktan işlemeye başlamış bir simgesel düzeni görünür kılar. Bu yüzden Storm, geleceğe dair bir kehanet değil, şimdinin en yoğun görüntülerinden biridir. Klip sona erdiğinde geriye bir hikaye değil, kolayca dağılmayan bir his kalmasının nedeni de belki budur.


Storm, 2034’ü göstermiyor; 2034’ün bugünün içinde çoktan dolaşmaya başladığını hissettiriyor.

 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Benimle hulya.filipov@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

 


Yüz yüze & Online

Şişli/ İstanbul

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Facebook
  • Twitter

© 2018 Hülya Filipov . Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page