top of page

"Seni Tüm Gerçekliklerde Çok Seviyorum": Obsession Üzerine Hakikat, Gerçek ve Aşkın İmkansızlığı

  • 5 gün önce
  • 10 dakikada okunur

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum."

Bazı filmler, izleyiciye olay örgüsünden daha uzun süre eşlik eden tek bir cümle bırakır. Obsession da benim için böyle bir filmdi. Film bittikten sonra aklımda kalan şey ne Bear'ın dileği ne de Nikki'nin giderek korkutucu hale gelen sevgisiydi. Zihnimde kalan, filmin sonlarına doğru geçen bu kısa diyalog oldu.

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum."

İlk bakışta bu iki cümle, birbirine verilmiş bir soru ve cevap gibi görünür. Oysa biraz durup dinlediğimizde, aslında aynı düzlemde konuşmadıklarını fark ederiz. Erkek "gerçekten" sözcüğüyle sevginin doğruluğunu, kesinliğini ve güvencesini talep eder. Kadın ise "tüm gerçekliklerde" diyerek bu talebe cevap vermek yerine, sevginin başka bir kipte dile gelebileceğini söyler. Aynı dili konuşurlar; ama aynı hakikatin içinde değildirler.

Bu yüzden Obsession'ı yalnızca saplantılı bir aşk hikayesi olarak okumak eksik kalır. Filmin merkezinde elbette Bear'ın tuttuğu dilek vardır: Nikki'nin onu dünyadaki herkesten daha çok sevmesini istemesi. Dilek gerçekleşir; fakat gerçekleşen şey, Bear'ın hayal ettiği mutluluk değil, sevginin giderek boğucu ve yıkıcı bir biçime dönüşmesidir. Film burada önemli bir soru sorar: Bir başkasının sevgisini bütünüyle elde etmek gerçekten arzu edilen şey midir?

Ne var ki beni asıl düşündüren, filmin bu soruya verdiği cevap değil, sonlara doğru Bear'ın kurduğu cümledir:

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

Bu cümle ilk anda çelişkili görünür. Çünkü filmin başından itibaren istediği şey gerçekleşmiştir. Nikki onu herkesten çok sevmektedir; bütün hayatını onun etrafında örgütlemektedir. Eğer Bear'ın dileği yerine gelmişse, neden hala sevildiğine inanmaz?

Belki de çünkü sorun hiçbir zaman sevginin miktarı değildir.

Sorun, sevginin hakikatidir.

İnsan sevildiğini duymak ister; ama bununla yetinmez. Sevginin doğru olduğuna, eksilmeyeceğine, değişmeyeceğine, başka bir arzu tarafından tehdit edilmeyeceğine dair bir güvence arar. Bu yüzden aşk ilişkilerinde en sık tekrar eden soru "Beni seviyor musun?" değil, "Beni gerçekten seviyor musun?" sorusudur. Bu küçük zarf, sevginin kendisinden çok, onun kesinliğine duyulan arzuyu ele verir.

Tam da bu noktada Obsession, bir korku filminden çok daha fazlasına dönüşür. Film, bizi sevginin psikolojisinden ziyade, sevginin hakikati üzerine düşünmeye davet eder. Bu davet, Freud'un gerçeklik ilkesi üzerine düşüncelerinden Lacan'ın gerçeklik, hakikat ve Gerçek (Réel) arasında yaptığı ayrıma kadar uzanan geniş bir psikanalitik tartışmanın kapısını aralar. Çünkü belki de Bear ile Nikki'nin konuşamadığı şey sevgi değil, hakikatin kendisidir.

Obsession'ın ilk kırılma noktası, Bear'ın tuttuğu dilektir. İlk bakışta masum görünen bu dilek, filmin ilerleyen bölümlerinde bütün felaketin kaynağı hâline gelir.

"Nikki'nin beni dünyadaki herkesten daha çok sevmesini istiyorum."

Bu cümleyi dikkatle okumak gerekir. Çünkü Bear'ın dileği, yalnızca "beni sevsin" değildir. Hatta "beni çok sevsin" de değildir. Dileğin merkezinde bir karşılaştırma vardır: "Herkesten daha çok."

Bu küçük fark, sevginin niteliğini bütünüyle değiştirir.

Çünkü burada arzu edilen şey sevginin varlığı değil, sevginin mutlaklığıdır. Bear, Nikki'nin sevgisini istemez; onun arzusunda başka hiçbir şeye yer kalmamasını ister. Başka bir deyişle, sevginin yanında gelen belirsizliği, eksikliği ve riski de ortadan kaldırmak ister.

Bu nedenle dileğin gerçekleşmesi, paradoksal biçimde aşkın gerçekleşmesi değil, aşkın ortadan kalkmasıdır.

Psikanaliz açısından bakıldığında bu önemli bir ayrımdır. Freud'dan itibaren arzu, hiçbir zaman bütünüyle doyurulabilecek bir ihtiyaç olarak düşünülmez. Arzu, eksiklikten doğar ve eksiklik sayesinde varlığını sürdürür. Doyum ise arzunun sonu değil, çoğu zaman yeni bir çıkmazın başlangıcıdır. Freud'un Haz İlkesinin Ötesinde  metninde gösterdiği gibi, insan ruhsallığı yalnızca hazza yönelmez; tekrarın, kaybın ve tatminsizliğin mantığı da ruhsal yaşamın kurucu unsurlarıdır.

Bear'ın dileği tam da bu nedenle dikkat çekicidir. O, eksikliği ortadan kaldırmaya çalışır. Sevginin belirsizliğini kesinliğe dönüştürmek ister. Fakat tam bu noktada film, psikanalitik düşüncenin en eski paradokslarından birini sahneler: Eksiklik ortadan kalktığında huzur değil, kaygı ortaya çıkar.

Bu durum Jacques Lacan'ın X. Semineri'nde geliştirdiği temel önermelerden birini hatırlatır. Lacan için kaygının nedeni yalnızca bir eksiklik değildir. Daha rahatsız edici olan, eksikliğin ortadan kalkmasıdır. Çünkü öznenin dünyasını mümkün kılan şey, Öteki'nin arzusunun daima kısmen bilinemez, kısmen erişilemez kalmasıdır. Öteki'nin arzusu bütünüyle ele geçirildiğinde ya da öyle olduğu varsayıldığında, özne özgürleşmez; tam tersine, boğucu bir yakınlığın içine hapsolur.

İşte Obsession'ın asıl dehşeti burada başlar.

Filmde korkutucu olan yalnızca Nikki'nin Bear'a duyduğu saplantılı bağlılık değildir. Daha derinde, Bear'ın kendi dileğinin gerçekleşmesiyle yüzleşmesidir. Çünkü Nikki artık onu seçen bir özne gibi davranmaz; bütün varlığını Bear'ın etrafında örgütleyen biri haline gelir. Bear'ın kurduğu fantezi gerçekleşmiştir. Fakat gerçekleşen şey, onun hayal ettiği aşk değildir. Tam da bu yüzden filmin sonlarına doğru Bear'ın ağzından şu cümle dökülür:

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

İlk bakışta bu cümle anlamsız görünür. Oysa psikanalitik açıdan bakıldığında, filmin bütün mantığı burada açığa çıkar. Bear, sevginin gerçekleşmesine rağmen hala onun hakikatinden kuşku duymaktadır. Çünkü sevginin yoğunluğu, onun gerçekliğinin kanıtı değildir.

Belki de insanı en çok sarsan soru tam da budur:

Bir insan bizi hayatındaki herkesten çok sevebilir. Peki bu, onun sevgisinin hakiki olduğunu kanıtlar mı?

İşte bu soru bizi Freud'un sınırından Lacan'ın alanına taşır. Çünkü bundan sonra tartışılması gereken şey sevginin miktarı değil, "gerçek", "gerçeklik" ve "hakikat" arasında nasıl bir ilişki olduğudur.

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum."

Bu diyalogun gücü, iki karakterin aynı sözcükleri kullanmamasında değil, aynı sözcüklerden farklı şeyler anlamasında yatar.

Bear'ın cümlesindeki en önemli kelime "sevmiyorsun" değildir.

"Gerçekten."

Nikki'nin cevabındaki en önemli kelime de "seviyorum" değildir.

"Gerçekliklerde."

Sanki biri "gerçek"ten, diğeri ise "gerçeklik"ten söz etmektedir.

Tam da bu noktada Jacques Lacan'ın yaptığı ayrım belirleyici hâle gelir. Türkçede çoğu zaman "gerçek" olarak çevrilen üç farklı kavram, Lacan'da birbirinden kesin biçimde ayrılır: réalité (gerçeklik), vérité (hakikat) ve Réel (Gerçek). Bu ayrım yalnızca terminolojik bir incelik değildir; öznenin dünyayı nasıl kurduğunu anlamanın temel koşullarından biridir.

Lacan için gerçeklik (réalité), öznenin içinde yaşadığı, dil ve imgeler aracılığıyla kurulan dünyadır. Başka bir deyişle, gerçeklik verili değildir; simgesel düzen tarafından örülür. İnsan hiçbir zaman dünyayla doğrudan karşılaşmaz; dünyayı gösterenler aracılığıyla deneyimler.

Bu nedenle Nikki'nin söylediği:

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum."

cümlesi dikkat çekicidir. Çünkü o, tek ve değişmez bir gerçekten değil, "gerçekliklerden" söz eder. Bu çoğul kullanım rastlantısal değildir. Sanki şöyle demektedir: "Koşullar değişse de, dünya başka türlü kurulsa da, seni yine severdim." Bu cümle bilimsel anlamda doğrulanabilir değildir. Kimse başka bir gerçeklikte ne hissedeceğini bilemez. Ama psikanalitik açıdan mesele zaten doğruluk değildir.

Burada mesele, hakikatin nasıl konuştuğudur.

Lacan'ın sık sık yinelediği ünlü önermesi tam burada anlam kazanır:

Hakikat ancak yarım söylenebilir. Hakikat hiçbir zaman bütünüyle dile gelemez. Söylendiği anda bile eksik kalır; çünkü dil, hakikatin tamamını kuşatamaz. Bu nedenle hakikat, matematiksel bir doğruluk gibi ispatlanamaz. O, ancak dolaylı olarak, eksik biçimde, bazen bir sürçmede, bazen bir rüyada, bazen de beklenmedik bir cümlede kendini gösterir. Belki de Nikki'nin cümlesi tam da böyle bir cümledir. O, Bear'ın istediği şeyi söylemez. "Seni gerçekten seviyorum." demez. Çünkü bu cümle bir güvence vaat eder.

Bunun yerine:

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum." der.

Yani sevginin doğruluğunu kanıtlamaya çalışmaz; kendi hakikatini dile getirir. Fakat tam da bu yüzden Bear'ın talebini karşılayamaz. Çünkü Bear'ın istediği hakikat değildir.

Kesinliktir.

Ve psikanalizin belki de en rahatsız edici bulgularından biri tam burada karşımıza çıkar: İnsan çoğu zaman hakikati istemez; hakikatin sağlayamayacağı bir güvenceyi ister. Bu yüzden aşk ilişkilerinde "Beni seviyor musun?" sorusu hiçbir zaman tek seferlik değildir. Aynı soru yeniden ve yeniden sorulur. Bugün. Yarın. Bir yıl sonra. On yıl sonra. Çünkü verilen hiçbir cevap, öznenin talep ettiği kesinliği üretemez. Belki de bu nedenle Bear, filmin başında bütün dünyadaki en büyük sevgiyi istemesine rağmen, filmin sonunda hâlâ aynı eksikliğin içindedir. Dileği gerçekleşmiştir. Ama sorusu değişmemiştir.

"Gerçekten beni seviyor musun?"

İşte bu noktada Obsession, yalnızca saplantılı bir ilişkiyi anlatan bir film olmaktan çıkar. Film, öznenin Öteki'nden talep ettiği imkânsız şeyi görünür kılar: Sevginin kesin kanıtını.

Bence şimdi yazının en önemli teorik dönüşünü yapabiliriz. Ama burada bir noktaya özellikle dikkat etmek istiyorum. Biraz önce yazdığım metinde "gerçek", "hakikat" ve "gerçeklik" ayrımını kurduk. Fakat şimdi bunu doğrudan aşkın yapısına bağlamamız gerekiyor. Çünkü yazının asıl sorusu felsefi değil; psikanalitik:

İnsan neden sevildiğine inanamaz?

Bear'ın cümlesini bir kez daha okuyalım.

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

Bu cümle ilk bakışta Nikki'ye yöneltilmiş bir suçlama gibi görünür. Oysa biraz daha dikkatli bakıldığında, bu sözün Nikki hakkında olmaktan çok Bear hakkında olduğu fark edilir.

Çünkü Bear'ın elinde sevildiğine dair sayısız "kanıt" vardır. Filmin başında kurduğu dilek gerçekleşmiş, Nikki bütün varlığını onun etrafında örgütlemeye başlamıştır. Mantıksal olarak artık kuşku duyabileceği hiçbir şey kalmamıştır.

Ama tam da bu noktada kuşku ortaya çıkar.

Bu paradoks, psikanalizin en temel keşiflerinden birine işaret eder: Öznenin sorusu hiçbir zaman yalnızca dış dünyaya yönelik değildir; özne, kendi arzusunun yapısıyla konuşur. Dolayısıyla Bear'ın "Gerçekten beni sevmiyorsun." cümlesi, Nikki'nin sevgisinin eksikliğini değil, kendi kesinlik arzusunun doyurulamazlığını açığa çıkarır.

Lacan'ın "Arzu, Öteki'nin arzusudur" önermesi tam da burada yeniden okunabilir. Bu cümle çoğu zaman yalnızca "başkası tarafından arzulanmak isteriz" biçiminde yorumlanır. Oysa Lacan'ın kastettiği bundan daha karmaşıktır. Özne, yalnızca Öteki'nin arzusunun nesnesi olmak istemez; aynı zamanda Öteki'nin kendisinden ne istediğini de bilmek ister. Çünkü öznenin kimliği, Öteki'nin arzusunda işgal ettiğini düşündüğü yer etrafında kurulur.

Ne var ki bu soru hiçbir zaman kesin bir cevap bulamaz.

Öteki'nin arzusu, yapısal olarak opaktır.

Tam da bu nedenle aşk, güvence üretmez.

Belki de Bear'ın asıl çıkmazı burada başlar. Çocukken tuttuğu dilek, Nikki'nin arzusunu bütünüyle kendisine yöneltmeyi amaçlıyordu. Oysa arzu, bütünüyle sahip olunabilecek bir şey değildir. Arzunun canlı kalabilmesi için, onda her zaman çözülemeyen, ele geçirilemeyen bir artık bulunmalıdır.

Lacan'ın VIII. Semineri'nde geliştirdiği aşk anlayışı bu noktada önem kazanır. Lacan, aşkı iki bütün öznenin karşılaşması olarak değil, iki eksikliğin birbirine seslenmesi olarak düşünür. Bu nedenle ünlü formülünü ortaya koyar:

"Aşk, sahip olmadığın şeyi, olmayan birine vermektir."

Bu formül ilk anda paradoks gibi görünür. Oysa tam da bu paradoks, aşkın yapısını açığa çıkarır. Aşkta verilen şey bir nesne değildir. Bir garanti de değildir. Verilen şey, öznenin kendi eksikliğidir. Tam da bu nedenle aşk hiçbir zaman tamamlanmış bir sahip olma ilişkisine dönüşemez. İşte Obsession'ın dehşeti burada başlar. Bear'ın dileği, aşkın yapısındaki eksikliği ortadan kaldırmaya yöneliktir. O, Nikki'nin arzusunda başka hiçbir şeye yer kalmamasını ister. Başka bir deyişle, aşkı eksiklikten kurtarmaya çalışır. Fakat eksiklik ortadan kalktığında geriye aşk kalmaz. Kontrol kalır. Ve kontrol, sevginin kanıtı değil; onun sonudur. Bu nedenle filmin sonunda Bear'ın söylediği:

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

cümlesi artık başka türlü duyulur. Belki de Bear, Nikki'nin sevgisinden kuşku duymuyordur.

Belki de kuşku duyduğu şey, zorunlu hâle gelmiş bir sevginin hâlâ sevgi olarak adlandırılıp adlandırılamayacağıdır.

Çünkü sevgi, ancak reddedebilme ihtimalinin bulunduğu yerde anlam taşır. Başka türlü davranma olanağı ortadan kalktığında, geriye etik bir seçim değil, zorunluluk kalır. Ve zorunluluğun olduğu yerde, aşkın hakikati de sessizleşmeye başlar. Bence şimdi yazının en hassas kısmına geldik. Burada bir şeyi değiştirmek isterim. "Nikki gerçekten seviyordu mu?" diye girdik. Ama aslında bundan daha güçlü bir soru var.

"Bir sevginin gerçek olduğunu nasıl anlarız?"

Çünkü filmin sonundaki tartışma aslında Nikki'nin ne hissettiğiyle ilgili değil; Bear'ın neye inanabildiğiyle ilgili.

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum."

Bu iki cümle arasındaki mesafe, belki de aşkın aşamayacağı tek mesafedir.

Bear'ın sorusu, Nikki'nin ne hissettiğini öğrenmek istemez.

O, Nikki'nin söylediği şeyin gerçek olup olmadığını öğrenmek ister.

Fakat burada psikanalizin çok temel bir çıkmazı ortaya çıkar.

Bir öznenin sevgisi doğrulanabilir midir?

Freud'dan Lacan'a kadar uzanan psikanalitik gelenek, bilinçdışı arzunun hiçbir zaman öznenin tam denetimi altında olmadığını gösterir. İnsan ne hissettiğini her zaman tam olarak bilemez; hissettiğini sandığı şey ile söylediği şey arasında daima bir mesafe vardır. Bu nedenle psikanaliz için aşkın hakikati, laboratuvar koşullarında doğrulanabilecek bir olgu değildir. Hakikat, öznenin söylediği söz ile söyleyemediği, hatta bazen kendisinin de bilmediği arzu arasında açılan boşlukta belirir. İşte bu nedenle Bear'ın istediği şey imkansızdır. Çünkü o, aşkın doğrulanmasını talep etmektedir. Oysa doğrulanabilen şey bilgi olabilir.

Aşk olamaz.

Lacan'ın XX. Semineri'nde geliştirdiği aşk anlayışı tam burada belirleyicidir. Lacan, aşkı iki öznenin birbirini eksiksiz biçimde anlaması olarak düşünmez. Tam tersine, "Cinsel ilişki yoktur" derken, kadın ile erkek arasında kurulabilecek kusursuz bir tamamlanmanın yapısal olarak mümkün olmadığını ifade eder. Bu önerme biyolojik değil, simgesel bir önermedir. Özneler hiçbir zaman birbirlerinin deneyimine bütünüyle erişemez; her biri dili ve arzuyu kendi eksikliği içinden yaşar.

Bu nedenle aşk, ortak bir hakikate ulaşmak değil; iki farklı hakikatin birbirine seslenme çabasıdır. Obsession'ın son diyalogu da tam bu nedenle çözümsüzdür. Bear ve Nikki aynı konuşmanın içinde değildir. Bear'ın "Gerçekten beni sevmiyorsun." cümlesi, kesinlik talep eder. Nikki'nin "Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum." cümlesi ise kesinlik sunmaz; bir tanıklık sunar. Belki de bu nedenle Bear'ın istediği cevap hiçbir zaman verilemez. Çünkü "Seni gerçekten seviyorum." dense bile, hemen ardından yeni bir soru gelecektir:

"Nereden bileyim?"

İşte psikanalizin gösterdiği şey tam da budur. Özneyi doyurmayan, sevginin eksikliği değildir.

Sevginin hiçbir zaman kesin bilgiye dönüşememesidir.

Lacan'ın bir başka ünlü sözü burada yeniden anlam kazanır:

"Aşk, sahip olmadığın şeyi, olmayan birine vermektir."

Bu cümle yalnızca eksikliği anlatmaz. Aynı zamanda aşkın neden garanti üretmediğini de anlatır. Çünkü aşkın verdiği şey bilgi değildir. Aşk, bir sözdür. Ve her söz gibi, inanılmayı bekler. Kanıtlanmayı değil. Belki de bu yüzden Nikki'nin cümlesi bu kadar etkileyicidir.

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum."

Bu cümle kanıt sunmaz. Delil üretmez. Bir yemin de değildir. Bu cümle yalnızca konuşanın hakikatine tanıklık eder. Fakat öznenin talep ettiği şey tanıklık değilse? Ya talep ettiği şey, sonsuza kadar sürecek bir güvenceyse? İşte o zaman hiçbir aşk yeterli olmayacaktır. Yazının başındaki diyaloğa son kez dönelim.

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum."

Belki de Obsession'ın en sarsıcı yanı, bu iki cümlenin hiçbir zaman birbirine ulaşamamasıdır. Bear'ın sorusu ile Nikki'nin cevabı aynı konuşmanın içinde görünür; oysa birbirlerini kesmezler. Çünkü biri sevginin kanıtını, diğeri ise sevginin hakikatini dile getirmektedir. Filmin başındaki çocukluk dileği de artık başka türlü görünür.

"Nikki'nin beni dünyadaki herkesten daha çok sevmesini istiyorum."

İlk bakışta bu, masum bir aşk dileğidir. Oysa dikkatle bakıldığında, bu dilek sevgi talep etmez; kesinlik talep eder. Bear, Nikki'nin kendisini seçmesini değil, artık başka hiçbir şeyi seçemeyeceği bir dünya ister. Başka bir deyişle, Öteki'nin arzusunu bütünüyle kendi üzerine kapatmak ister. Filmin trajedisi tam da burada başlar. Çünkü arzu, özgürlüğünü kaybettiği anda arzu olmaktan çıkar.

Lacan'ın gösterdiği gibi, aşk hiçbir zaman iki tam öznenin birleşmesi değildir. Aşk, eksiklikle kurulan bir ilişkidir. Öteki'nin arzusu hiçbir zaman bütünüyle bilinemeyeceği için aşk yaşamaya devam eder. Bu nedenle öznenin sürekli "Beni gerçekten seviyor musun?" diye sorması, sevginin yetersiz olmasından değil, aşkın yapısının kesinliği dışlamasından kaynaklanır. Belki de bu yüzden Bear'ın istediği şey, filmin en başından itibaren imkânsızdır. Çünkü bir insanın sevgisine sahip olunabilir gibi düşünülebilir; ama onun arzusuna sahip olunamaz. Arzu, tam da ele geçirilemediği için arzudur. İşte bu nedenle Nikki'nin cevabı, Bear'ın sorusunu susturamaz.

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum."

Bu cümle, sevginin en güçlü ilanlarından biri gibi duyulur. Ama aynı zamanda, sevginin hiçbir zaman kanıtlanamayacağının da itirafıdır. Nikki, Bear'ın istediği şeyi veremez. Çünkü hiç kimse veremez. Hiç kimse, sevgisinin sonsuz, değişmez ve tartışılmaz olduğuna dair bir garanti sunamaz. Psikanalizin belki de en rahatsız edici keşfi budur. Aşkın karşıtı nefret değildir. Aşkın karşıtı kesinlik arzusudur. Çünkü kesinlik talep edildiği anda, aşk bir karşılaşma olmaktan çıkar; denetlenmesi gereken bir nesneye dönüşür. Belki de bu nedenle Obsession'ı yalnızca saplantılı bir aşk filmi olarak okumak yetersiz kalır. Film, saplantının yalnızca Nikki'ye ait olmadığını gösterir. Daha derindeki saplantı, Bear'ın sevildiğini kesin olarak bilme arzusudur. Tuttuğu dilek de, yetişkin olduğunda kurduğu cümle de aynı eksen etrafında döner:

"Beni herkesten çok sevsin." ve yıllar sonra, "Gerçekten beni sevmiyorsun."

Bu iki cümle arasında geçen her şey, aslında tek bir sorunun farklı biçimleridir.

Bir insan, sevildiğini gerçekten bilebilir mi?

Psikanaliz bu soruya teselli edici bir cevap vermez. Çünkü sevgi, bilgi değildir. Kanıt değildir. Bir sözleşme değildir. Sevgi, Lacan'ın ifadesiyle, öznenin kendi eksiğinden konuştuğu bir sözdür. Bu yüzden "Seni seviyorum" cümlesi, doğrulanmayı bekleyen bir önerme değil; her söylendiğinde yeniden risk alınan bir hitaptır. Belki de Obsession'ın en unutulmaz sahnesi bu yüzden filmin korku anları değil, yalnızca iki cümleden oluşan o kısa diyalogdur.

"Gerçekten beni sevmiyorsun."

"Seni tüm gerçekliklerde çok seviyorum."

Çünkü bu diyalog, yalnızca iki karakter arasındaki bir konuşma değildir. Aşkın en eski çıkmazını dile getirir. Bir taraf sevginin hakikatini söylemeye çalışırken, diğer taraf onun kanıtını ister. Ve belki de aşkın trajedisi tam burada başlar. Hakikat konuşabilir. Ama hiçbir zaman kesinlik vaat edemez.


 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Benimle hulya.filipov@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

 


Yüz yüze & Online

Şişli/ İstanbul

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Facebook
  • Twitter

© 2018 Hülya Filipov . Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page