top of page

Bir İnsan Neden Ölümsüz Olmak İster? ''Bryan Johnson''

  • 7 Tem
  • 10 dakikada okunur



2026 Temmuz ayının başında teknoloji dünyasının en çok konuşulan isimlerinden biri yeniden haber oldu. Yaşlanmayı yavaşlatmak için her yıl milyonlarca dolar harcayan, bedeninin neredeyse her biyolojik parametresini düzenli olarak ölçtüren ve bu süreci kamuoyuyla ayrıntılı biçimde paylaşan Bryan Johnson, yıllardır hiçbir belirti vermeden ilerleyen otoimmün bir mide hastalığına yakalandığını açıkladı. Haber kısa sürede “ölümsüzlük peşindeki adam da hastalandı” başlıklarıyla dolaşıma girdi. Oysa bu olayın asıl düşündürücü yanı, Johnson’ın hastalanmış olması değildir. Çok daha ilginç olan, belki de bugün dünyanın en fazla takip edilen bedenlerinden birinde, bütün ölçümlere ve teknolojik gözetim araçlarına rağmen uzun yıllar sessizce ilerleyen bir hastalığın var olabilmiş olmasıdır.


Bu haber, çağdaş tıbbın sınırlarına ilişkin kolaycı sonuçlar çıkarmak için bir fırsat değildir. Tam tersine, modern tıbbın ulaştığı olağanüstü başarıları teslim ederek başka bir soru sormaya imkan verir. Çünkü mesele yalnızca bir hastalığın geç fark edilmesi değildir. Asıl mesele, beden hakkında giderek daha fazla bilgi üreten çağımızın, aynı zamanda bedenin bütünüyle bilgiye indirgenebileceği düşüncesini de üretmiş olmasıdır. Günümüzde genom dizilemeleri, yapay zeka destekli tanı sistemleri, biyobelirteçler, sürekli sağlık takibi yapan dijital cihazlar ve kişiselleştirilmiş tıp uygulamaları sayesinde insan organizması tarihte hiç olmadığı kadar görünür hale gelmiştir. Fakat bu görünürlük gerçekten bedenin tamamını kapsıyor mudur?


Belki de önce başka bir soru sormak gerekir.


Bir insan neden ölümsüz olmak ister?


Bu soru ilk bakışta biyolojiye aitmiş gibi görünür. Oysa psikanaliz açısından mesele biyolojiden önce özneye ilişkindir. İnsan yalnızca ölen bir canlı değildir; öleceğini bilen tek canlıdır. Onu diğer türlerden ayıran yalnızca dili değildir. Dil aracılığıyla kendi sonluluğunu bilmesi, ölümünü önceden düşünebilmesi ve bütün yaşamını bu bilgi etrafında örgütleyebilmesidir. Bu nedenle ölümsüzlük arzusu yalnızca yaşamı uzatma isteği değildir. Aynı zamanda insanın kendi sonluluğuyla kurduğu ilişkinin de bir ifadesidir.


Sigmund Freud, Birinci Dünya Savaşı’nın en yıkıcı günlerinde kaleme aldığı Zeitgemäßes über Krieg und Tod (Savaş ve Ölüm Üzerine Güncel Düşünceler, 1915) başlıklı makalesinde dikkat çekici bir gözlemde bulunur. Gündelik yaşamda ölümün kaçınılmazlığını kabul ettiğimizi söyleriz; ancak bilinçdışı bu kabulü paylaşmaz. Freud’un ifadesiyle, bilinçdışı düzeyde “her birimiz kendi ölümsüzlüğümüze inanırız.” Bu cümle metafizik bir iddia değildir. Freud’un anlatmak istediği şey, bilinçdışının kendi yokluğunu temsil edememesidir. İnsan kendi ölümünü düşündüğünde bile kendisini o sahnenin dışında değil, hala içinde tasarlar. Ölüm düşünülebilir; fakat kişinin kendi yokluğu düşünülemez.


İşte tam da bu nedenle ölümsüzlük arzusu, yalnızca daha uzun yaşama isteği değildir. Daha derinde, temsil edilemeyen bir sınırla karşılaşmama arzusudur. İnsan, yalnızca yaşamını değil, kendi yokluğunu da kontrol etmek ister. Belki de modern biyoteknolojinin en büyük vaadi tam burada ortaya çıkar: Ölümü kader olmaktan çıkarıp yönetilebilir bir değişkene dönüştürmek.


Fakat gerçekten mümkün olan bu mudur?


Freud’un 1915 yılında yaptığı bu gözlem, beş yıl sonra çok daha radikal bir biçim alacaktır. Haz İlkesinin Ötesinde (Jenseits des Lustprinzips, 1920), yalnızca psikanalizin değil, yirminci yüzyıl düşüncesinin de en sarsıcı metinlerinden biridir. Çünkü Freud burada insan davranışını yalnızca yaşamı koruma ya da haz elde etme ilkesiyle açıklamanın mümkün olmadığını kabul eder. Savaş nevrozları, yineleme zorlantısı (Wiederholungszwang), travmatik yaşantıların sürekli geri dönüşü ve öznenin kendi acısını yeniden üretmesi onu başka bir varsayıma götürür: Yaşamın içinde, yaşama karşı işleyen bir eğilim vardır. Freud bu eğilimi ölüm dürtüsü olarak adlandıracaktır.


Bu kavram çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır. Ölüm dürtüsü, öznenin bilinçli olarak ölmek istemesi anlamına gelmez. Freud’un kastettiği, yaşamın kendi içinde taşıdığı tekrar mantığıdır. Organizma, en karmaşık biçimlerinden daha ilkel durumlara doğru dönme eğilimi gösterir. Freud’un ünlü ifadesiyle, “Bütün canlı varlıkların amacı ölümdür.” Bu cümle ilk bakışta karamsar ya da biyolojik bir önerme gibi okunabilir. Oysa Freud’un ilgisini çeken organizmanın biyolojisinden çok, öznenin ruhsal ekonomisidir. İnsan neden kendisine zarar verdiğini bildiği ilişkileri tekrar eder? Neden acı veren seçimler bazen en tanıdık seçimler haline gelir? Neden iyileşmek yerine aynı düğümün etrafında dolaşır?


Bu soruların hiçbirinin cevabı biyolojide değildir.


Tam da bu noktada Jacques Lacan’ın Freud’a dönüşü belirleyici hale gelir. Lacan için Freud’un en büyük keşfi ölüm dürtüsü değil, öznenin kendi arzusuna egemen olmadığını göstermesidir. İnsan ne istediğini bilen bir varlık değildir. Daha doğrusu, istediğini sandığı şey ile arzuladığı şey hiçbir zaman tam olarak çakışmaz.


Lacan’ın 1958 yılında kaleme aldığı “Arzunun Yönü ve Arzunun Yorumu” ile VI. Seminer boyunca tekrar ettiği temel önermelerden biri şudur:


“İnsanın arzusu, Öteki’nin arzusudur.”

(Le désir de l’homme est le désir de l’Autre.)


Bu cümle, çoğu zaman “başkalarının istediğini isteriz” biçiminde basitleştirilir. Oysa Lacan’ın söylediği bundan çok daha karmaşıktır. İnsan arzusunu doğrudan deneyimlemez; arzu her zaman dil aracılığıyla, Öteki’nin söylemi içinde kurulur. Çocuk, dünyaya geldiğinde kendi arzusuyla değil, kendisinden önce var olan gösterenler ağıyla karşılaşır. İsmi, ailesi, dili, cinsiyeti, beklentiler, yasaklar ve arzular çoktan oradadır. Özne bu ağın içine doğar ve arzusunu da bu ağ içinde kurar.


İşte bu nedenle arzu hiçbir zaman tam anlamıyla doyurulamaz.


Çünkü arzunun nesnesi, hiçbir zaman belirli bir nesne değildir.


Lacan’ın geliştirdiği objet petit a kavramı tam burada önem kazanır. Türkçeye çoğu zaman “küçük a nesnesi” olarak çevrilen bu kavram, arzunun hedefini değil, nedenini ifade eder. Lacan’ın ifadesiyle objet a, arzu edilen nesne değil, arzunun nedenidir (cause du désir). İnsan onu ele geçireceğini düşünür; fakat her elde ediş yeni bir eksiklik üretir. Bu nedenle tüketim, başarı, aşk, iktidar ya da bilgi hiçbir zaman arzuyu tamamen doyurmaz. Her biri yalnızca arzunun yer değiştirmesine neden olur.


Burada modern dünyanın en güçlü yanılsamalarından biri ortaya çıkar.


İnsan çoğu zaman ölümsüz olmak istediğini söyler.


Oysa belki de istediği şey ölümsüzlük değildir.


Belki de istediği şey, sonunda hiçbir şeyin eksik olmayacağı bir yaşamdır.


Psikanalizin en radikal tezlerinden biri tam da budur.


Eksiklik, insanın başına gelmiş talihsiz bir olay değildir.


Eksiklik, öznenin kuruluş koşuludur.


Lacan’ın VII. Seminer’de (Psikanalizin Etiği, 1959-1960) üzerinde durduğu etik mesele de tam burada belirir. Arzu, eksiklik sayesinde vardır. Eğer eksiklik ortadan kalksaydı, arzu da ortadan kalkardı. Bu nedenle psikanalizin amacı özneyi tamamlamak değildir. Psikanaliz, tamamlanmanın imkansızlığını kabul ederek öznenin kendi arzusuyla yeni bir ilişki kurmasına imkân verir.


Buraya kadar çizilen tablo içinde Bryan Johnson’ın projesi bambaşka bir anlam kazanmaya başlar.


Çünkü onun girişimi yalnızca yaşlanmayı geciktirmeye yönelik biyomedikal bir program değildir. Aynı zamanda eksikliğin teknoloji aracılığıyla yönetilebileceği düşüncesinin de en görünür örneklerinden biridir.


Her yeni analiz…


Her yeni biyobelirteç…


Her yeni algoritma…


Sanki eksiklik biraz daha azalacakmış gibi görünmektedir.


Oysa Lacan’ın öğretisi tam tersini söyler.


Bilgi arttıkça eksiklik kaybolmaz.


Sadece biçim değiştirir.


Tam da bu nedenle mesele artık yalnızca ölüm değildir.


Mesele, modern öznenin bilgi ile nasıl bir ilişki kurduğudur.


Ve bizi Bryan Johnson’ın hikayesinden çok daha geniş bir soruya götüren de budur.


Bilgi gerçekten bizi eksiklikten kurtarabilir mi?


İşte bu soru, bizi Lacan’ın 1965 yılında yazdığı “La science et la vérité” (Bilim ve Hakikat) makalesine götürmektedir. Çünkü Lacan, modern bilimin yalnızca yeni bilgiler üretmediğini, aynı zamanda öznenin kendisini nasıl kurduğunu da dönüştürdüğünü ileri sürer. Bryan Johnson’ın projesi de tam bu dönüşümün en görünür örneklerinden biri olarak okunabilir.


Modern bilimin bedenle kurduğu ilişkiyi anlamak için Lacan’ın 1965 yılında yayımlanan “La science et la vérité” (Bilim ve Hakikat) başlıklı makalesi temel metinlerden biridir. Lacan bu yazıya şaşırtıcı bir cümleyle başlar:


“Psikanalizin öznesi, bilimin öznesidir.”

(Le sujet sur quoi nous opérons en psychanalyse ne peut être que le sujet de la science.)


Bu cümle çoğu zaman yanlış anlaşılır. Lacan burada psikanalizin bilim olduğunu ya da bilimin psikanalizle aynı şeyi yaptığını söylemez. Tam tersine, her ikisinin de aynı tarihsel kırılmanın ürünü olduğunu ileri sürer. Modern bilim, Descartes’ın Cogito’suyla birlikte ortaya çıkan yeni özneyi varsayar; ancak araştırmasını sürdürebilmek için bu özneyi yöntemsel olarak dışarıda bırakır. Bilim, öznenin arzusunu, bilinçdışını, bölünmüşlüğünü ve hakikatle kurduğu ilişkiyi askıya alarak ilerler. Bu askıya alma, onun gücüdür; fakat aynı zamanda sınırıdır.


Descartes’ın “Cogito, ergo sum” önermesiyle kurduğu özne, kesin bilgiye ulaşmayı mümkün kılan bir başlangıç noktasıdır. Şüphe eden bir özne vardır ve tam da şüphe ettiği için varlığından emin olabilir. Ancak Lacan’ın dikkat çektiği şey, Descartes’ın öznesi ile Freud’un öznesi arasında sessiz ama radikal bir farklılık bulunduğudur. Freud’un keşfettiği özne, düşündüğünü bilen özne değildir; düşündüğünü sandığı anda bile kendi düşüncesinin efendisi olmayan öznedir. Freud’un bilinçdışı tam da bu nedenle modern bilimin görmezden gelmek zorunda kaldığı artıktır.


Lacan’ın ünlü formülü bu farkı birkaç sözcükle özetler:


“Düşündüğüm yerde değilim; olduğum yerde de düşünmüyorum.”


Bu formül, modern öznenin temel bölünmüşlüğünü dile getirir. İnsan, kendisini tam olarak bilemez. Kendi arzusu üzerine tam bir bilgiye sahip değildir. Kendi bedeniyle kurduğu ilişki bile hiçbir zaman bütünüyle saydam değildir. İşte psikanalizin bilime yönelttiği temel soru da burada ortaya çıkar: Eğer özne kendisine bütünüyle şeffaf değilse, beden nasıl bütünüyle şeffaf olabilir?


Bryan Johnson’ın projesini ilginç kılan tam da bu sorudur. Çünkü burada beden, ilk kez bu ölçüde eksiksiz bir bilgi nesnesine dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Sürekli yapılan kan analizleri, metabolik ölçümler, genetik incelemeler, biyobelirteçler, yapay zeka destekli değerlendirmeler ve algoritmalar, organizmanın mümkün olduğunca eksiksiz bir haritasını çıkarmayı hedeflemektedir. Başka bir ifadeyle beden, okunabilir bir metne dönüştürülmektedir.


Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır.


Psikanaliz hiçbir zaman bilimin bu çabasını küçümsemez. Lacan’ın metinlerinde bilim karşıtlığı bulunmaz. Aksine, Lacan modern bilimin insanlık tarihindeki en büyük düşünsel devrimlerden biri olduğunu kabul eder. Sorun, bilimin bilgi üretmesi değildir. Sorun, bilginin bütün hakikati kapsayabileceği düşüncesidir.


Çünkü bilgi ile hakikat aynı şey değildir.


Lacan’ın 1969-1970 yıllarında verdiği XVII. Seminer (L’Envers de la psychanalyse) tam da bu ayrımı siyasal ve toplumsal düzleme taşır. Burada geliştirdiği dört söylem kuramı, bilginin toplum içinde nasıl dolaştığını göstermeyi amaçlar. Efendi söylemi, üniversite söylemi, histerik söylem ve analistin söylemi yalnızca konuşma biçimleri değildir; öznenin bilgiyle kurduğu ilişkinin farklı örgütlenmeleridir.


Özellikle üniversite söylemi, çağdaş bilim kültürünü anlamak açısından dikkat çekicidir. Bu söylemde bilgi merkezi konuma yerleşir. Bilgi yalnızca dünyayı açıklayan bir araç değildir; aynı zamanda özneyi düzenleyen, sınıflandıran ve yöneten bir işleve sahip olur. Modern kurumlar, istatistikler, tanı sistemleri, performans ölçümleri ve algoritmalar büyük ölçüde bu mantıkla çalışırlar. Bilgi arttıkça dünyanın daha yönetilebilir olacağı varsayılır.


Bryan Johnson’ın bedeni de tam bu mantığın içinde okunabilir.


Burada beden artık yaşayan bir organizma olmaktan çok, sürekli güncellenen bir veri tabanına dönüşmektedir.


Kan değerleri.


Uyku skorları.


Enflamasyon indeksleri.


Kas oranları.


Telomer uzunluğu.


Epigenetik yaş.


Bağırsak mikrobiyotası.


Her yeni veri, bir öncekinden daha doğru bir beden resmi vaat etmektedir.


Ancak Lacan’ın düşüncesi tam bu noktada keskinleşir.


Çünkü bilgi ne kadar artarsa artsın, özne hiçbir zaman yalnızca bilgi değildir.


Jacques-Alain Miller, L’Œuvre claire‘de Lacan’ın bilim anlayışını yorumlarken bu noktaya özellikle dikkat çeker. Modern bilim, dünyayı matematiksel olarak yazılabilir hale getirme girişimidir. Lacan’ın büyüklüğü ise, bu yazılabilirliğin sınırını göstermesidir. Miller’e göre Lacan bilime karşı değil, bilimin kendi sınırlarını unutmasına karşıdır. Bilim ilerledikçe, sanki dünyada yazılamayacak hiçbir şey kalmayacakmış gibi bir yanılsama oluşur. Oysa psikanalizin adı Gerçek olan şey tam da bu yazılamayan artıkta ortaya çıkar.


Bu nedenle Lacan’ın XI. Seminer’de yaptığı Gerçek tanımı burada yeniden önem kazanır:


“Gerçek, hep aynı yere geri dönen şeydir.”

(Le réel est ce qui revient toujours à la même place.)


Gerçek, henüz bilinmeyen değildir.


Gerçek, daha fazla araştırma yapıldığında tamamen ortadan kalkacak olan da değildir.


Gerçek, simgesel düzenin ve bilginin ilkesel sınırıdır.


Başka bir deyişle, bilgi çoğaldıkça Gerçek yok olmaz.


Yalnızca başka bir yerde yeniden belirir.


Belki de Bryan Johnson’ın hikayesini haber değeri taşıyan bir olay olmaktan çıkarıp düşünmeye değer kılan tam da budur. Onun projesi başarısız olduğu için değil, modern bilimin en güçlü vaadini görünür kıldığı için önemlidir. Bu vaat, bedenin bütünüyle okunabilir olduğu düşüncesidir.


Fakat tam da burada başka bir düşünür devreye girer.


Michel Foucault, Kliniğin Doğuşu’nda modern tıbbın tarihini anlatırken “klinik bakış” (le regard clinique) kavramını geliştirir. Modern tıp, hastayı dinlemekten çok bedeni görmeye yönelmiştir. Hastalık artık anlatılan bir deneyim değil, uzman göz tarafından saptanan nesnel bir olgudur. Görmek, bilmenin temel modeli hâline gelir.


Bryan Johnson’ın projesi bu klinik bakışı yeni bir aşamaya taşımaktadır.


Artık yalnızca doktorun bakışı değil, algoritmanın bakışı da beden üzerinde çalışmaktadır.


İnsan kendi bedenine dışarıdan bakan bir gözün nesnesi haline gelir.


Belki de ilk kez burada şu soruyu sormamız gerekir:


Beden gerçekten görünür hale mi gelmektedir, yoksa yalnızca organizma mı görünür olmaktadır?


Psikanalizin vereceği cevap açıktır.


Organizma ile beden aynı şey değildir.


Ve tam da bu nedenle, öznenin bedeni hiçbir zaman bütünüyle saydam olmayacaktır.


Modern biyolojinin büyük başarısı organizmayı giderek daha ayrıntılı biçimde okunabilir hale getirmiş olmasıdır. Moleküler biyoloji, genomik, immünoloji ve nörobilim sayesinde bugün insan organizmasının işleyişine ilişkin sahip olduğumuz bilgi, bundan yalnızca birkaç on yıl önce hayal bile edilemeyecek bir düzeye ulaşmıştır. Organ nakillerinden gen düzenleme teknolojilerine, immünoterapilerden yapay zeka destekli tanı sistemlerine kadar uzanan gelişmeler, modern tıbbın insan yaşamını dönüştürme kapasitesini açık biçimde göstermektedir. Psikanaliz açısından bütün bunlar inkar edilebilecek ya da küçümsenecek gelişmeler değildir. Tam tersine, Lacan’ın da birçok kez vurguladığı gibi psikanaliz modern bilimin açtığı epistemolojik zeminin dışında düşünülemez.


Ancak tam da bu başarılar, başka bir soruyu daha görünür hale getirmektedir.


İnsan yalnızca bir organizma mıdır?


Bu soru ilk bakışta biyolojik görünse de, aslında psikanalizin en temel sorularından biridir. Çünkü Freud’dan itibaren psikanalizin keşfettiği şey organizmanın işleyişi değil, öznenin bedenle kurduğu ilişkidir. Bu ikisi aynı değildir.


Freud’un ilk büyük klinik çalışmaları olan Histeri Üzerine Çalışmalar (Studien über Hysterie, 1895), tam da bu ayrımın keşfiyle başlar. Anna O., Emmy von N., Elisabeth von R. ya da Katharina gibi vakalarda dikkat çekici olan, bedensel belirtilerin organik bir açıklamasının bulunamaması değildir. Freud’un asıl keşfi, bedenin bazen konuşmanın yerini almasıdır. Felçler, ağrılar, körlükler ya da spazmlar yalnızca fizyolojik olaylar değildir; öznenin tarihinden, bastırmalarından ve arzularından bağımsız düşünülemezler. Freud’un ifadesiyle histerik semptom “anıların acı çekmesidir.”


Bu ifade bugün bile bütün gücünü korumaktadır.


Çünkü burada beden biyolojinin nesnesi olmaktan çıkıp anlamın taşıyıcısı hâline gelir.


Elbette bu noktada önemli bir ayrımı özellikle vurgulamak gerekir. Psikanaliz hiçbir zaman organik hastalıkların bilinçdışı tarafından üretildiğini iddia etmez. Otoimmün gastrit, diyabet, kanser ya da enfeksiyon hastalıkları biyolojik süreçlerdir ve tıbbın konusudur. Bryan Johnson’ın yaşadığı hastalığı psikanalitik bir semptom gibi okumaya çalışmak hem Freud’un metinlerine hem de Lacan’ın öğretisine aykırı olur. Psikanaliz tıbbın yerine geçmez; onunla farklı düzlemlerde çalışır.


Fakat bu ayrımı kabul etmek, bedenin yalnızca biyolojik bir nesne olduğu anlamına da gelmez.


Lacan’ın bütün öğretisi boyunca yaptığı en önemli ayrımlardan biri tam da budur.


Organizma (organisme) ile beden (corps) aynı şey değildir.


Organizma doğaya aittir.


Beden ise dile.


Bu nedenle Lacan’ın son dönem seminerlerinde giderek daha sık kullandığı corps parlant —“konuşan beden”— kavramı son derece önemlidir. İnsan bedeni yalnızca sinir sistemi, bağışıklık sistemi ya da metabolizmadan oluşmaz. İnsan bedeni aynı zamanda gösterenlerin iz bıraktığı bir bedendir. Çocuk henüz konuşmaya başlamadan önce bile başkalarının dili tarafından kuşatılmıştır. Adı konmuştur, beklentiler yüklenmiştir, arzulanmış ya da reddedilmiştir. Dil yalnızca zihni değil, bedeni de biçimlendirir.


Bu nedenle Lacan, “Bilinçdışı beden ile konuşur.” demekten çok daha ileri bir noktaya gider ve bedenin bizzat konuşmanın taşıyıcısı olduğunu ileri sürer. XX. Seminer’den itibaren jouissance artık yalnızca ruhsal bir kavram değildir; bedenin kendi yazılma biçimidir.


İşte burada Bryan Johnson’ın projesi yeniden anlam kazanmaya başlar.


Çünkü onun projesi organizmayı olağanüstü ayrıntılı biçimde okumaktadır.


Fakat soru şudur:


Okunan şey gerçekten beden midir?


Yoksa yalnızca organizma mı?


Bu soru, ilk bakışta yalnızca kavramsal bir ayrım gibi görünebilir. Oysa bütün mesele tam burada düğümlenir. Çünkü modern biyoteknolojinin vaat ettiği şeffaflık organizmaya ilişkindir. Kan değerleri, inflamasyon belirteçleri, DNA dizilimleri, epigenetik saatler ve metabolik haritalar organizma hakkında bilgi üretir. Bunların hiçbirinin değeri küçümsenemez.


Ancak psikanaliz bize başka bir şeyi hatırlatır.


Özne kendi organizmasına sahip olabilir.


Ama hiçbir zaman kendi bedenine tam anlamıyla sahip değildir.


Çünkü beden her zaman Öteki’nin diliyle örülmüştür.


Bu nedenle insan bedeni hiçbir zaman yalnızca biyolojik değildir.


O, aynı zamanda tarihseldir.


Dilseldir.


Simgeseldir.


Ve her şeyden önemlisi, eksiklik tarafından biçimlendirilmiştir.


Tam da bu nedenle Lacan’ın Gerçek (le Réel) kavramı yeniden önem kazanır. Gerçek, organizmanın henüz bilinmeyen kısmı değildir. Gerçek, bilgi ilerledikçe ortadan kalkacak olan da değildir. Gerçek, bilginin ilkesel sınırıdır. Başka bir ifadeyle, organizma hakkında sahip olduğumuz bilgi arttıkça beden ortadan kaybolmaz; aksine, beden kendisini başka biçimlerde yeniden duyurur.


Belki de Bryan Johnson’ın hikayesinin en düşündürücü yanı burada ortaya çıkar.


Yıllardır neredeyse kusursuz bir biyolojik gözetim altında tutulan organizma, yine de kendi sınırını görünür kılmıştır.


Bu, ne bilimin yenilgisi ne de teknolojinin başarısızlığıdır.


Bu, organizmanın bütünüyle okunabilir olmasının, bedenin de bütünüyle okunabilir olduğu anlamına gelmediğini gösteren yapısal bir sınırdır.


İşte tam da burada Lacan’ın belki de en kısa ama en yoğun cümlelerinden biri yeniden anlam kazanır:


“La vérité ne peut que se mi-dire.”

Hakikat ancak yarım söylenebilir.


Belki bugün buna şunu ekleyebiliriz:


Beden de kendisini ancak yarım söyler.

 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Benimle hulya.filipov@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

 


Yüz yüze & Online

Şişli/ İstanbul

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Facebook
  • Twitter

© 2018 Hülya Filipov . Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page